Önüm, arkam, sağım, solum işsiz. Hergün başka bir arkadaşın işinden çıkartıldığını, iş bulamadığını, kirasını ödeyemeyecek hallere düştüğünü öğreniyorum. Bundan daha kötü ne olabilir? Söyleyeyim: Brian, kocam, bir şirkette yönetici pozisyonunda. Şirketin bağlı olduğu ana şirketin pay sahipleri çalışanları azaltmak için en küçük sebebi kullanmak üzere Brian’a baskı yapıyorlar. Düşününüz ki çocukları okulda, evinin taksitlerini ödemeye çalışan bir insanı işten çıkartmak için tepeden zorlanıyorsuzun. Güç birşey. Ama bir de onlarca kişiyi çıkartmanız için baskı görüyorsunuz! Pay sahipleri için dosya dolduran isimler, oysa sizin hergün birlikte çalıştığınız, dertlerini bildiğiniz kadınlar ve erkekler. Artık kafasını şirket nasıl para kazanır sorusundan çok, ben bu insanları kovulmaktan nasıl korurum sorusu dolduruyor.
Arkadaşların çoğu film ve sanat işlerinde olduklarından, beş parasız kalmaya alışıklar. Ama açlığa alışık değiller. Sabah, öğlen, akşam corn flakes’e talim eden koskocaman insanlar biliyorum. Haftalardır şu tuz torbası kuru makarnalı hazır kap yemeklerden yiyenleri. Ne de olsa ucuz. 1 Dolar’ın altında. Bir öğün.
Bu kadar az paralarla nasıl doğru dürüst yemek yenilir ve sağlıklı kalınır? Madem ekonominin düzelmesine bir faydam yok, bari kafamı aklımın ereceği şeylere yorayım diye düşünerek ve işsiz kalan herkese kalbimin en derinlerinden bol şanslar dileyerek, birkaç şey sıralamaya çalışayım.
Amerika’nın kilo problemi, sağlıksız ve çekici şeylerin çok ucuz olmasından geliyor. Benim Türkiye’de bayramdan bayrama ve hatta sadece yılbaşlarında yiyebildiğim muzur yiyecekler, burada sebzeden ucuz. Bütün gün üç kuruşa berbat işlerde çalışan fakir insanların, yorgun argın eve gelip karnı acıkmış çocuklar için saatlerce ayakta dikilip yemek pişirmeye çalışmalarını bekleyemezsiniz. Tabii ki açacak bir paket patates cipsini ve önlerine koyacak. Bütün günün mutsuzluklarından sonra bir tadımlık cennet. Hem ucuz, hem anında doyum. Türkiye’de de patates cipsi bu kadar ucuz olsa, fukaranın evi aynen böyle olurdu. Eleştirmek kolay ama sebeplerini düşününce eleştirmek o kadar kolay değil.
Eskiden şişmanlık, ağır işlerle harcanmayan bir hayatın göstergesiymiş. Bugün zayıflık, spor yapacak parası ve zamanı olduğunun göstergesi. Ve meyve alma gücünün.
Pekiyi, normalde sağlıklı yemeğe alışmış da, şimdi parası yetmeyen benım arkadaşlarım ne yapsınlar? Marketlerde gözden kaçan, ucuz ve sağlıklı yiyecekleri bulmak lazım. Benim bu yazım Amerika’daki bir markette bulunabilecek şeyler tabii. Türkiye’nin gerçekleri bambaşka.
Önce nasıl sağlıklı ve ucuz protein yenilir? Bolca kuru bakliyat. Bakliyat ucuz. Hele konservede yemeğe hazır değil de, torbalarda kuru satılanlar. Ama zamanı olmayanlar için konserveler de oldukça ucuz. Bir kutu kurufasulyeyi değil domates ve soğanla pişirmek, üzerine limon sıkıp biraz yağla piyaza çevirseniz bile içi sağlık dolu.
Konserve ton balığı, en ucuz yoldan balık yemenin yolu. Ve tabii en iyisinden protein! Salata olabilir, makarnaya sos olabilir…
Yumurta. Adı çıkmış dokuza, inmez sekize ama siz sağlık modalarına bakmayın. Yumurta en ucuzundan, içi protein ve daha bir dolu iyi şeyle dolu.
Patates de illa kızartmış olacak diye birşey yok. Ve öyle de ucuz ki! Fırında patates mesela, üzerine az yoğurt ya da azıcık peynir. C vitamini ve potasyumla dolu. Hele tatlı patates (sweet ppotatoes) ve yam! Bunlarda bir de beta karoten var.
Ceviz, fındık, yer fıstığı özdellikle kabuklu alınırsa oldukça ucuz. Bunların yağları vücüda zarar verici cins yağlardan değil. Protein ve vitamin E yüklüler. Özellikle canınız muzur birşeyler atıştırmak istediğinde ideal bir seçim.
En ucuz ve en sağlıklı meyvelerden muz! İçi potasyum dolu ve tok tutmak için birebir. Benim gibi konserlerde sahne arkasını enstrümancılarla paylaşanlar, enerji olsun ve özellikle de sakinleştirsin diye muz yediklerini bilir. Biz, şarkıcı kısmı, boğazda birşey bırakacak şeylerden korkarız da yemeyiz. Ama faydası tartışılmaz.
Yulaf. “Oatmeal”. İçinde şeker ve katkı olmayan, en basit ve ucuzundan, doyurucu, sağlıklı. Üstüne az bal, kuru meyve parçaları. Hatta benim gibi ara sıra az tuz ve karabiber! İçinde koyun eti olsa hani neredeyse keşkek niyetine!!!
Brokkoli hala en ucuz sebzelerden. Ve tabii lahana. Bunları pişirmenin o kadar çok yolu var ki, ben sevmiyorum demek zor.
Havuç ne kadar ucuz ve vitamin bombası! Sakın o bebek havuçlara dokunmayın. Aynı koskocaman havucun makinadan geçmiş halinden başka birşey değiller. Üstelik kat kat daha pahalı.
Donmuş sebzeler de tazesi kadar sağlıklıdır. Eğer daha ucuzlarsa satın almakta hiçbir sakınca yok. Jenerik markalar da ünlü markalar kadar sağlıklı. Ama yarı fiyatına! Çoğu jenerik markalarla ünlü markaların paketlenme farklarından başka bir farkları yok. Çoğu aynı yerden alınmış malzemeleri, hem de aynı paketleme fabrikasında ama farklı paketliyor.
Zor zamanlarda pirince yükleniyoruz. Ama onun da sağlıklısı var. Esmer pirinç beyazı kadar ucuz. Ama çok daha sağlıklı.
Tavuğu bütün almak, sadece parçalarını almaktan çok daha ucuz. Tavuk eti de sağlıklı etlerden. En iyisi bütün alıp parçalamayı denemek. Sonra parçaları buzlukta saklamak. Doğrusu ben, ekonomik sıkıntıda olmadığım zamanlarda da tavuğun ve etin kemiklerini buzlukta saklayıp suyundan çorba yapıyorum. İçi tuzla yüklü hazır sulardan çok daha lezzetli.
Canınız bir güzel kırmızı et çektiğinde de, ucuz bir parça et almaktan sakınmayın. Bu etler (mesela flank steak) bir gün asitli bir sıvıda marine edildiler mi, en pahalı parçalar kadar lezzetli olurlar. Asit kasların ayrışmasını sağlar ve et yumuşar. Bunun için limon suyu, portakal suyu veya sirke kullanabilirsiniz. Bir gece böyle bir sıvı içine yatırın. İsterseniz tuz, sarımsak, karabiber. Ertesi gün yağsız tavada ızgara yapmadan önce iyice bir silin, oda ısısına getirin. Fileminyon halt etmiş!
Afiyet, şeker!
Tags: Turkish Journal
Manhattan’daki ünlü Carnegie Deli’nin ortaklarından biri bugün ölmüş.
Ben Amerika’ya 1994 yılında yerleştim. O yıl, hemen birkaç ay içinde Brian’la tanıştım. Baltimore’da, John Hopkins Universitesi’nde opera lisans programındaydım. Brian, Philadelphia’da, Philadelphia Müzk Konferansı’nı yürütüyordu. Birlikteliğimizin ilk birkaç haftasındaydı herhalde, bizi tanıştıran arkadaşı Jeff ile birlikte Manhattan’a gittik. İkiz Kuleler’e çıktığımızı hatırlıyorum. Ve Carnegie Deli’den o kafam büyüklüğünde sandöviçleri alıp, Central Park’ta döke saça yediğimizi. Hayatımda böyle büyük sandöviç görmediğim gibi, milletin ortasında bu kadar rahat davranmaya ve ağzımı vahşi kurtlar gibi açıp yemek sokuşturmaya da alışık değildim. Gökdelenlere de. Pekçok şeyin başlangıcı.
Brian’la sadece hayat arkadaşımı bulmadım ben; ayrıca yemek arkadaşımı da bulmuş oldum. İlk imtihanımı Etiyopya restoranına götürülerek verdim! Çıktığınız ilk yemekte bolca soslu yemekler ısmarlamayınız ki, üzerinize sıçramasın. Sarımsak filan da sakın yemeyiniz! Biz bunların hepsini sildik ve güle oynaya Etiyopya yemeğimizi yedik. Yıllar sonra oğlumuzun orta ismini İnjera koyduk. Etiyopya ekmeği. Ne zaman işlerden stres bassa kendimizi o restorana atardık o zamanlar. Oldukça stresli işlerimiz vardı ve restorana da bolca gittik!
Yine birlikteliğimizin ilk aylarında, yılbaşına geliyordu, Florida’ya, Disneyworld’e gitmeye karar verdik. Ben o zaman uzaklıkları bilmiyorum tabii. Brian Philadelphia’dan geldi, Baltimore’dan beni aldı ve biz kendimizi rekor sürede Florida’da bulduk. Gençlik! Ve bolca kafein. Dönerken, bana sordu: New Orleans’da çok sevdiğim bir restoran var. Gitmek ister misin? Hayhay. Sevgili okuyucu, Florida’dan New Orleans’a, biz yüzlerce ve yüzlerce mili bir restoranda yemek yemek için katettik. Restoranın ünlü yemeklerinden hiçbirini ısmarlamadım da, kızarmış tavuğu çok iyi becerirler gibi geldi içimden. Bu pek sade tavuk, Brian’ın aklında bugün gibi capcanlı. Hayatında yediği en olağanüstü kızarmış tavuk olduğunu söyler. Bende bir restoran en iyi neyi yapar hissi vardır. Neden ve nasıl bilmem. Ama koca menüde, kimsenin dikkatini çekmeyen bir yemeği seçerim ve sonuç harika olur. Kimi şiir yazar, kimi basketbolu becerir. Benim de yeteneğim bu.
O restoran Katrina’da yokoldu gitti. Belki de içindekilerle birlikte.
Ta başından beri dünyevi zevkleri paylaştığımız bir ilişkimiz vardı: sanat, kitap, yemek, müzik. Bunlar olmasa birbirimizle ne konuşurduk, bilmiyorum! Evimizi bolca parti ve yemeklerin verildiği bir mütevazi cennete çevirdik. Herkese daima açık ve mutfağından günün her saati aromatik kokular gelen, dostlarla ve dünyevi zevklerle zengin. Yolculuklarımız, tatillerimiz yemek ve kültür odaklı. Bir köyde bir peynir mi ünlüymüş? Biz oradayız. En iyi çikolata neredeymiş? Acaba gitmek kaç saat sürer? Gördüğüm ülkeler hafızamda müze ve lezzet cümbüşü.
Bu Sevgililer Günü’nü de dostlarla paylaşacağız. Geçen yıl çikolatayı konu almıştık. Hindiyi bile Meksika usulü çikolatalı mole ile pişirdim. Bu sene biraz muzır gidiyoruz ve açık saçık yemeklerde yoğunlaşıyoruz: hanım göbeği, kadın budu, puttanesca (orospu makarnası). Eskiden İngiltere’nin genelevlerinde konuklara kuru erik verilirmiş. Ben de bir çeşit erik chutney yapacağım. Ve çiğ tarak. Bolca şarap. Bolca çikolata. Sohbet. Kahkaha. Müzik. Oğlumuz masanın altında oynayacak. Bizler Sevgililer Günü’nü içimize çekip oh diyeceğiz. Bu Sevgililer Günü, birlikte geçirdiğimiz kaçıncı Sevgililer Günü? Kim bilir? Nicelerine.
Pasta Puttanesca:
1 pound (4 kişilik) spaghetti
2 konserve kutu doğranmış domates
4 diş sarımsak, kıyılmış
4-5 adet ançuvez
2 veya daha fazla çorbakaşığı caper (kapari)
2 veya daha fazla çorba klaşığı ince kıyılmış maydanoz
12 veya biraz daha fazla siyah zeytin; çekirdeği çıkarılmış ve kabaca doğranmış
Tuz, karabiber
Kuru kırmızı biber
Bir tutam şeker
3 çorbakaşığı zeytinyağ
Zeytinyağı kızdırıp sarımsakları hiç renk almamalarına dikkat ederek sote etmeli. Ançuvezi ekleyip çaatalla ezmeli. Domatesi ekleyip bir taşım kaynatıp, orta-kısık ateşte 5 dakika pişirmeli. Kapari, tuz, kırmızı biber, şeker, zeytin ve maydanozun yarısını ekleyip, 10 dakika daha pişirmeli. Bu sırada spaghettiyi al dente pişirmeli. (Su kaynadıktan sonra yaklaşık 12 dakika. İtalyan makarnası yumuş yumuş olana kadar pişirilmez. Biraz dişe dokunmalıdır: al dente.) Makarnayı geniş ve derince bir servis tabağına koymalı. Üzerine sos, kalan maydanoz ve biraz karabiber. Üzerine çok az zeytinyağ gezdirilirse daha da muhteşem olur. Voila!
Afiyet, şeker.
Tags: Turkish Journal
Efendim, Hitler vejeteryanlığın hem kendi sağlığına iyi geleceğini düşünmüş, hem de insan ırkını yükselteceğini. Arasıra et yerken yakalanmışlığı var ama mesela yemek ziyafetlerinde oturur da, mezbahaların ne korkunç yerler olduğunu anlatır, davetlilerin, deyim yerinde ise, içlerine fenalık getirirmiş. Bununla beraber, damardan plasenta, hayvan testesteronu vesaire yaptırmayı da ihmal etmezmiş.
Vejeteryan Hitler olayı Yahudi Vejeteryan Birliği (vallahi uydurmuyorum, isterseniz google’layın) ve daha nice başka vejeteryan birliklerini çileden çıkarıyor. Nasıl olur da böyle bir adam, bir canavar, vejeteryan olur? Üstelik de sadece sağlık sebebiyle değil, bir de ahlaki sebeplerle. Yalan! Yalan!!!
Nasıl etrafında koşturan sevimli köpeklerinin başlarını sever idiyse, öyle olur. Nasıl çiçek kokladıysa, müzik dinlerken ıslık tutturduysa, aynen öyle.
Doğrusu ben, bir insanın hayvan sevgisini direkt insan sevgisine çıkartan kısa yolu bulmakta güçlük çekiyorum. Ve sanat sevgisini. Ve ot, çiçek sevgisini. Belki sanatla haşır neşir olduğumdan ve sanatçıların insana has en aşağılık duygulardan bolca nasiplendiklerini gördüğümden. Belki en olağanüstü sanat eserlerinin bile ırkçılık, yağma, katliam için sebep teşkil ettirilebileceğini bildiğimden. Belki Hitler’in insan yağından sabun üretiminden arta kalan zamanlarında keman çaldığını duyduğumdan. Hitler’in vejeteryanlığı bana ne inanılmaz, ne de vejeteryanlığın ruhuna hakaret birşeymiş gibi geliyor! Et yediğinde o yesin diye katledilen hayvanlara içi acıyormuş. Acır. Aynı iç Alman varlığının düşmanı olarak gördüğü Yahudi, çingene, homoseksüel, sakat, komünist, sanatçı (evet, binlerce sanatçı!!!!) kanı dökülürken hiç acımamıştır. Hiç de şaşmam. Bir yandan sarışın bebek koklar, diğer yandan kanca burunlu bebek üzerinde deney yaptırtır. Olabilir. En alelade insanın içi bile tezatlarla doluyken, Hitler’de de sanat-sevgi-hayvan-katliam-nefret birarada neden olmasın?
Amerika’da yapılan araştırmalara göre yüzdeye vurunca vejeteryanlar Demokrat, etçiller Cumhuriyetçi çıkıyormuş. Doğrudur. Cumhuriyetçiler sağlıklarına önem vermediklerinden, daha az eğitimli olduklarındandır belki. Ben uzun sayılır bir süre vejeteryandım. Şimdi değilim. Vejeteryanken pasifist değildim. Hala değilim. Vejeteryanken de etoburken de benden Cumhuriyetçiler’e oy çıkmaz. Bifteğimi kanlı severim. Oyumu Demokrat veririm. Hümanist geçinirim ama Hitler’le karşılaşmak mümkün olsaydı, bir kaşık suda boğazlardım. Aryalar söylerim, yolumu kesen şöföre küfürü basarım. Olamaz mı?
Kasespaetzlen:
Spaetzle (Alman ve Avusturya usulü makarna. 4 kişi için: 2 ¼ cup/su bardağı un ile 3 yumurta, az tuz, ¾ cup/ su bardağı su veya süt karıştırılmalı. Hamur haline getirilimeli. Sonra açıp, bıçakla küçük küçük çenterek minik makarna taneleri kesmeli. Kesmeden, kevgirden bile iterek yapılabilir. Kaynar suya atıp, suda yukarıya çıkana kadar/5-8 dakika pişirmeli. Eğer yapmak mümkün değilse, egg noodle veya elbow macaroni kullanılabilinir.)
Üç soğan, piyazlık doğranmış
3 tablespoon/çorbakaşığı tereyağ
3 ounce (85 gram) Emmenthal peynir, rende
2 tablespoon/çorbakaşığı chives (Frenk soğanı) veya taze soğanın yeşil kısmı, ince kıyılmış
Az nutmeg(hint cevizi de dedikleri), karabiber
Soğanı , yavaş ateşte, tereyağda karamelize olana kadar sote etmeli. Fırını 300 F/ 148 C ısıtmalı. Fırına dayanıklı, derince bir kaba, önce spaatzle, üzerine soğan, üzerine peynir şeklinde, kat kat, en üstte peynir kalacak şekilde yerleştirmeli ve 20-25 dakika pişirmeli. Masaya getirmeden önce, chives serpiştirmeli.
Afiyet, şeker!
Tags: Turkish Journal
Bu sefer Amerika’da ikamet edenTürkler’i bam telinden vuracak bir konu: Simit.
Kafamda (dilimde mi demeliyim?) yer etmiş birkaç simit var benim. Çocukken Mecidiyeköy’de, köprünün altında, karmaşa, gürültü, itiş kakış ve egzost kokusu içinde satılan simitler. Annem bunları çok överdi de, ben çocukken simit aşığı değildim, susamlı yuvarlaklara bakar bakar, bu kadın bu sert ekmeklerde ne görüyor diye düşünürdüm.
Bir ara Brian’la Türkiye’de yaşarken, Bağdat Caddesi’nden alıp evimize götürdüğümüz Windexli simitler. Şimdi haksızlık etmemeli, hepsi Windex tadında değildi ama tabii bizim tuhaf temizlik anlayışımız meşhurdur. Simitçi elindeki Windexi simitlerin camekanında, içeriden içeriden fışkırtır, artık üstlerine serpişen kimyasalların arasından simitinizi seçiniz, beğeniniz ve alınız!
Eminönü’ndeki simitler… Biraz bana, biraz güvercinlere. En yanıklarından olacak. Kimseye işkence merakında değilim ama en altta da olsa en yanığından simit isterim.
Eskiden simitleri camekanlı arabalarda satmazlardı. Hepsini büyük marifetle, özene bezene piramit gibi üst üste yığar, omuzlarına oturttukları tahta masacıkta satarlardı. Bir ara ekmek gibi poşete girdi mi, bilmiyorum. Poşetten simit yenir mi? Bütün dokusu mahvolur. Çıtırı bozulur.
Amerika’da bagel ile tanıştım. Yok kardeşim, hiç simite benzemiyor. Burnumu negatif şekillerde kaldıra kaldıra boyun fıtığı olacağım. Aynı problem Türkiye’deyken Brian’da vardı. Yok kardeşim, Amerika’daki bagel’a hiç benzemiyor. Oysa birbirlerinin yerini tutsun diye yapılmış şeyler değil ki bunlar! Simiti ya tabanları yağlayıp vapura yetişmeye çalışırken yiyeceksin, ya da balkonda beyaz peynir, çay, zeytin eşliğinde. Bagel ise şöyle güzelce tost edilecek, içine kalınca bir kat cream cheese ve lox. Herşeyin bir adabı var.
Çabucak olgunlaştık tabii. Şimdi simiti simit, bagel’ı bagel niyetine yiyoruz. Burada simiti nereden mi buluyorum? İşte yazımın hassas noktası: kendim yapıyorum tabii!!! Birkaç az başarılı denemeden sonra, Ev cini adında bir yemek blogunun tarifinin en iyi simitleri ortaya çıkardığına kani oldum. Aynen diyeceğim, İstanbul’daki simitler gibi. Buraya yazdığım, amerika’da yapmayı deneyecek dostlar için. Bu iyiliğimi de unutmayın! Çayın yanına simitinizi çıtırdatırken bana bir selam ediverin.
Amerika’da yaşayanlar için Sokak Usulü Simit:
500 gram un (5 cup veya 1.1 pound)
4 teaspoon instant dry yeast
2 teaspoon (veya biraz daha fazla) tuz
Pekmez ve su
Susam (eğer bulabilirseniz hulled. Veya az kavrulmuş. Bulamazsanız, açık renkteki susamları yağsız tavada biraz renk alana kadar kaşıkla çevire çevire kavurun.)
Yeterince sıcakça su (hemen sinirlenmeden bir dakika veriniz: yaklaşık 1 cup ve belki biraz daha fazla- hamur kulak memesi sertliğinde olana kadar. En iyisi yavaş ekleyip karıştırıp bakmaktır. Su katabilirsiniz ama suyu çıkartmak mümkün değil!)
Unu genişçe bir kaba almalı. Tam ortasına maya (yeast) dökülmeli. Yarım cup kadar sıcakça su katıp, ellemeden üç dakika kadar beklemeli. Sonra tuz katılmalı. Hamur karıştırılıp, bir bütün haline gelene kadar yoğurulmalı. (Yoğurma işlemini abartmaya gerek yok. Su yeterince katılınca beş dakikada oluveriyor.) Bu sırada fırını 455 F ısıya getirmeli. Eğer pizza taşınız varsa harikulade. İçine koyunuz. Yoksa tepsi. Hamuru 15 dakika ılık bir yerde örterek dinlendirmeli.
Birkaç çorba kaşığı pekmezi az suya karıştırmalı. Su Coca Cola renginde olacak. Hamurlardan iri ceviz büyüklüğünde parçalar kopartıp yılan gibi yuvarlamalı. (Bu tariften yaklaşık 8 simit çıkacak.) Sonra ister bunların uçlarını birleştirin, isterseniz burktuktan sonra birleştirin. Pekmezli suya daldırıp, susama batırmalı. Kızmış fırında 10 dakika kadar pişirmeli. Piştiğini nasıl anlayacaksınız? 1- Renginden. 2- Fırını azıcık açıp parmaklarınızla bir simiti sıkıştırın. Çıtırdadı mı? Tamamdır. Eğer benim gibi gevrek seviyorsanız, çıtırdadıktan sonra birkaç dakika daha pişirin ama dikkat! Yanıverirler.
Afiyet, şeker.
Tags: Turkish Journal
Ondokuzuncu yüzyılın en sevilen içeceklerinden biri, kokain yaprağında demlenmiş şaraptı! Kokainin alışkanlık yapıcı etkisinin ve zararlarının tam bilinmediği günlerde, özellikle Vin Mariani marka kokainli şarap pek meşhurmuş. Öyle ki, İngiltere Kraliçesi Viktoria ve zamanın iki papası ile Thomas Edison, Vin Mariani’ye düşkünlükleriyle bilinirlermiş. Mantegazza adında bir İtalyan psikiyatrist, koka bitkisinin yapraklarından kokaini ayırarak, insan psikolojisi ve davranışı üzerinde yaptığı etkileri inceliyerek, bu konu hakkında bir kitap yazmış. Eczacı Mariani de kitapta yatan büyük iş atılımını farkederek, bilimi en kısa zamanda eğlenceye uyarlayarak bu içkiyi yaratmış. Zamanında kokain yasal bir madde olduğundan, o konuda bir problem yok. Hatta Bayer asprinlerinin ve daha birçok özellikle çocuk ağrı kesicisinin içine kokain konuluyordu. Kokain dışında, yine reçetesiz ilaçlarda opium, morfin, bolca alkol vardı. Bugün bunları öğrenerek o günlere şaşıyoruz. Birgün çocuklarımız tütünün yasal olduğu ve sigaranın herkesin içinde içilebildiği zamanları öğrenip şaşırabilirler!
Vin Mariani en ünlü kokainli şarap, ancak tek değil. Hatta Sinyor Marianni, rakipleriyle başa çıkabilmek için, içeceğindeki kokain miktarını devamlı arttırmak zorunda kalmıştır. Zaman ne faydası olduğu şüpheli maddelerin eczaneleri ilaç adı altında doldurduğu zaman. Bir ilacın kutusunda, içindekinin saç kırandan böbrek taşına kadar herşeye iyi geldiğini okumak mümkün. (Biraz şimdi yaşanan bitkisel-şifalı-ot- ilacı furyasını andıran bir durum.) 19, yüzyılın sonlarında, Amerikalı Pemberton adında bir eczacı, kendisini bu ilaç furyasının içinde buluyor ve kokainli şarap yapımına girişiyor. Onun markasının adı Pemberton Fransız Coca Şarabı. Dediklerine göre ruhsal hastalıklara, mutsuzluğa, kabızlığa, mide bulantısına, hazımsızlığa, ereksiyon problemlerine… Kısacası her derde deva! Heyhat! Ne büyük şanssızlıktır ki, hemen üzerine Amerika’ya içki yasağı getiriliyor. Bu kadar yatırım, bir şekilde kurtarılmalı. Pemberton, içeceğinden şarabı çıkartıp, yerine gaz koyuyor. Adını Coca Cola olarak değiştiriyor. Coca, koka yaprağından, Cola, içinde kafein taşıyan kola fıstığından. Satışlar gayet iyi. Şişesi 5 sente, ilaç niyetine. Pemberton, bu sefer Coca Cola’nın morfin alışkanlığına bile iyi geldiğini iddia ediyor. Pembroke morfinmandı ve büyük ihtimalle bu alışkanlığından kurtulmak için, içi kokainli kola içiyordu. Ancak yine yargılarımızdan uzaklaşıp, konuyu o günkü haliyle anlamaya çalışmalıyız. Morfin de, kokain gibi yasal bir maddeydi ve ilaç niyetine hastalara bolca veriliyordu.
Pemberton’ın içeceğinde oldukça fazla oranda koka yaprağı ve dolayısıyla kokain vardı. 1903’te kokainin yasa dışı hale gelmesiyle, formül değişikliğe uğradı. Bugün Coca Cola’da içinden kokain çıkarılmış koka yaprağı esansı kullanılıyor.
Amerikalı bir bilimkadını, mısırdan elde edilecek şekerin, şeker pancarından elde edilen şekerden çok daha ucuz olduğunu keşfettiğinden beri, Amerika’daki kolalı içecekleri mısır ile şekerlendiriyorlar. Eğer elinizde imkan olsa ve Türkiye’de satılan kolalı içecekle Amerika’da satılan kokalı içeceği, markası ne olursa olsun karşılaştırabilseniz, Türkiye’de satılanın çok daha az şekerli ve lezzetli olduğunu, Amerika’dakinin ağıza yapış yapış gelen bir tadı olduğunu farkedeceksiniz. Fark şekerlerde. Bunun dışında, bütün kola şirketleri, formüllerini atom bombası formülüymüşçesine saklıyorlar. Ne de olsa çok büyük paralar dönüyor. Meşrubat şirketlerin çekişmesine siz de şahit olmuşsunuzdur: şu kola kemiği nasıl çürütüyor, madeni parayı eritiyor, midede delik açıyor cinsinden çılgın iddialarla dolu emaillerden size daha gelmedi mi? Eskiden ilaç olduğu iddiası kadar komik iddialar. Oysa şekerin dişlere ve vücüdün tamamına zararı ortada. Onun dışında, kolalı içeceklerin içinde aynen kahvede olduğu gibi kafein, biraz gaz, biraz da esans var, o kadar! Ne kabızlığa çare, ne de çok tehlikeli silah. Demek bir mucize içeceğin kokaini çıksa da adı kalıyor!
Tags: Lezzet/ Peynir Gemisi
Geçenlerde okuduğum bir yemek kültürü magazinindeki habere göre, dünya yüzünde daha fazla insan, daha acı biber yeme yolundaymış. Yazar, fenomenin ekonomi gibi, kültürlerin de artık ülke sınırı tanımamasından kaynaklandığını düşünüyor. Kısacası, globalleşme! Ekonomide olduğu kadar, kültür ve özellikle de yemek kültüründe globalleşme. Biberde globalleşme!
Globalleşmenin bir tatlı, bir acı yanı var. Acı yanı, en ücra ülkeyi bile saran McDonald’s ve Starbucks’lar. Tatlı yanı, zamanın hayat tarzına uyum sağlayan modern ekonomi hacılarının, evlerindeki kültürü de yanlarında taşımaları. Bir milleti anlamanın yollarından biri de yemek kültürü değil mi? Bu millet sokakta ne kadar çok yer, ayaküstü ne yer, yemek yeme usulü ağırdan mıdır, yoksa hemen halledilecek günlük ihtiyaç mıdır? Bir dolu ipucu. Birbirimizin dinini, dilini anlamasak da, yemeğini tadabiliriz.
Globalleşmenin tatlı-acı yanı da biber tüketiminin artması! Neden biber yiyoruz ki biz? Bile bile lades! Konu enteresan: biberde capsaicin denilen, kokusuz, tatsız bir kimyasal madde var. Biberi yenmekten koruma amaçlı, kaktüsün iğnesi gibi bir doğal yöntem. Ancak insan yediğinde, vücut derhal korumaya geçiyor: terliyor, kan dolaşımı hızlanıyor, gözler yaşarıyor. Bu kadar işkenceden sonra? Vücut birden bire endorfin salgılamaya başlıyor! Endorfin, insan vücuduna morfin kullanmış gibi bir “kafa bulma” etkisi yapıyor.
Biber acısının en güzel yanı, etkisinin geçici olması ve vücuda zarar vermemesi. Normal derecede yenilen acının vücuda ve hatta mideye yaptığı, kalıcı hiçbir tesir yok. Eskiden, midenin zarına zarar verdiği sanılıyordu ama bugün, bilimadamları bunun doğru olmadığını kanıtladılar. Çok acı yiyen bazı milletlerde görülen mide kanserinin de aslında acı ile direkt ilgisi bulunmadığı görüldü.
Kısacası, sevgili okuyucular, sigaranın zararları belli. Hem de alışkanlık yapıcı; illa daha fazlası lazım. Yoksa vücut artık endorfin salgılamıyor da, tam tersine, içilmeyince krize giriyor. Eh, kafa bulmak için yasadışı yollara da başvuracak değiliz. Çikolatanın da vücut üzerinde benzer etkisi var ancak şu kahrolası kalori problemi! İyisi mi, biraz acı yiyelim biz. Üstelik, acının bir özelliği de, eklendiği yemeğin tadını öne çıkartması. Daha önceden farkedilmemiş lezzet katmanlarına dikkat çekmesi. Bir elbiseye doğru dürüst ışık altında bakmak gibi birşey. Herşey daha bir görünür oluyor.
Ama eğer berbat bir yemeği örtmek için üzerine bolca acı dökecekseniz, orasını bilemem. O zaman yiyenin gözü yemeğin feci tadından mı yaşarıyor, yoksa acıdan mı, anlaşılamaz. Misafirlikte, yemeği pişirenin gönlünü almak için düşünülebilinecek bir taktik. Her öğünde acı yemek, yemeğin bakir tadını almanızı önleyebilir. Sonunda acı bağımlısı olur, dilinizin yeteneklerini tekdüzeleştirirsiniz.
İyisi mi, herşeyde olduğu gibi, acının da dozunu kaçırmamak. Çok kullanmakdan bahsetmiyorum da, sık kullanmaktan bahsediyorum. Özel günler için kullanmalı. Diyelim ki bugün işler ters gitti. Otobüsü kaçırdınız, sevgiliniz terk etti, en sevdiğiniz elbiseyi yanlışlıkla beyazlarla yıkadınız. Bilgisayarınız çöktü. Elektrik faturasını ödememişsiniz; ceza geldi. Ne bileyim? Hayat tersliklerle dolu. İşte öyle ters bir günün akşamı, çok özenli bir yemek olmasa da olur, yoğurtlu makarnaya bile fitim. Ya da kurufasulye. Veyahut pizza. Hatta kokoreç. Üzerine dökün biberi. Bırakın vücudunuz alsın kontrolü eline! Önce dilde bir yanma. Hatta uyuşma! Sonra kızarma. Gözlerden süzülen yaşlar. Alında biriken ter tanecikleri. Sonra endorfin. Mutluluk! Neydi problem? Hatırlamıyorum.
Geçenlerde okuduğum bir yemek kültürü magazinindeki habere göre, dünya yüzünde daha fazla insan, daha acı biber yeme yolundaymış. Yazar, fenomeni ekonomi gibi, kültürlerin de artık ülke sınırı tanımamasından kaynaklandığını düşünüyor. Kısacası, globalleşme! Ekonomide olduğu kadar, kültür ve özellikle de yemek kültüründe globalleşme. Biberde globalleşme!<br> <br>
Globalleşmenin bir tatlı, bir acı yanı var. Acı yanı, en ücra ülkeyi bile saran McDonald’s ve Starbucks’lar. Tatlı yanı, zamanın hayat tarzına uyum sağlayan modern ekonomi hacılarının, evlerindeki kültürü de yanlarında taşımaları. Bir milleti anlamanın yollarından biri de yemek kültürü değil mi? Bu millet sokakta ne kadar çok yer, ayaküstü ne yer, yemek yeme usulü ağırdan mıdır, yoksa hemen halledilecek günlük ihtiyaç mıdır? Bir dolu ipucu. Birbirimizin dinini, dilini anlamasak da, yemeğini tadabiliriz.<br> <br>
Globalleşmenin tatlı-acı yanı da biber tüketiminin artması! Neden biber yiyoruz ki biz? Bile bile lades! Konu enteresan: biberde capsaicin denilen, kokusuz, tatsız bir kimyasal madde var. Biberi yenmekten koruma amaçlı, kaktüsün iğnesi gibi bir doğal yöntem. Ancak insan yediğinde, vücut derhal korumaya geçiyor: terliyor, kan dolaşımı hızlanıyor, gözler yaşarıyor. Bu kadar işkenceden sonra? Vücut birden bire endorfin salgılamaya başlıyor! Endorfin, insan vücuduna morfin kullanmış gibi bir “kafa bulma” etkisi yapıyor. <br> <br>
Biber acısının en güzel yanı, etkisinin geçici olması ve vücuda zarar vermemesi. Normal derecede yenilen acının vücuda ve hatta mideye yaptığı, kalıcı hiçbir tesir yok. Eskiden, midenin zarına zarar verdiği sanılıyordu ama bugün, bilimadamları bunun doğru olmadığını kanıtladılar. Çok acı yiyen bazı milletlerde görülen mide kanserinin de aslında acı ile direkt ilgisi bulunmadığı görüldü.<br> <br>
Kısacası, sevgili okuyucular, sigaranın zararları belli. Hem de alışkanlık yapıcı; illa daha fazlası lazım. Yoksa vücut artık endorfin salgılamıyor da, tam tersine, içilmeyince krize giriyor. Eh, kafa bulmak için yasadışı yollara da başvuracak değiliz. Çikolatanın da vücut üzerinde benzer etkisi var ancak şu kahrolası kalori problemi! İyisi mi, biraz acı yiyelim biz. Üstelik, acının bir özelliği de, eklendiği yemeğin tadını öne çıkartması. Daha önceden farkedilmemiş lezzet katmanlarına dikkat çekmesi. Bir elbiseye doğru dürüst ışık altında bakmak gibi birşey. Herşey daha bir görünür oluyor.<br> <br>
Ama eğer berbat bir yemeği örtmek için üzerine bolca acı dökecekseniz, orasını bilemem. O zaman yiyenin gözü yemeğin feci tadından mı yaşarıyor, yoksa acıdan mı, anlaşılamaz. Misafirlikte, yemeği pişirenin gönlünü almak için düşünülebilinecek bir taktik. Her öğünde acı yemek, yemeğin bakir tadını almanızı önleyebilir. Sonunda acı bağımlısı olur, dilinizin yeteneklerini tekdüzeleştirirsiniz.<br> <br>
İyisi mi, herşeyde olduğu gibi, acının da dozunu kaçırmamak. Çok kullanmakdan bahsetmiyorum da, sık kullanmaktan bahsediyorum. Özel günler için kullanmalı. Diyelim ki bugün işler ters gitti. Otobüsü kaçırdınız, sevgiliniz terk etti, en sevdiğiniz elbiseyi yanlışlıkla beyazlarla yıkadınız. Bilgisayarınız çöktü. Elektrik faturasını ödememişsiniz; ceza geldi. Ne bileyim? Hayat tersliklerle dolu. İşte öyle ters bir günün akşamı, çok özenli bir yemek olmasa da olur, yoğurtlu makarnaya bile fitim. Ya da kurufasulye. Veyahut pizza. Hatta kokoreç. Üzerine dökün biberi. Bırakın vücudunuz alsın kontrolü eline! Önce dilde bir yanma. Hatta uyuşma! Sonra kızarma. Gözlerden süzülen yaşlar. Alında biriken ter tanecikleri. Sonra endorfin. Mutluluk! Neydi problem? Hatırlamıyorum.<br> <br>
Kızartmadan Kızartma Tadında Biber:<br> <br>
Amerika’da Greek veya Italian adları altında satılan sivri biberlerden alıp, eğer acısı fazla geliyorsa karınlarını yararak, beyaz kısımlarıyla çekirdeklerini çıkararak, bir tavaya dizmeli. Üzerine domates rendesi. Az tuz, azıcık şeker. Birkaç diş doğranmış sarımsak.Üzerinden zeytinyağ geçirip tavaya sıkıca uyacak bir kapakla kapatmalı.<br> <br>
Birkaç dakika harlı ateşte, sonra oldukça kısık ateşte, 15 dakika veya biberler bıçakla dürtülünce, metal kolayca girecek kadar pişirmeli. (Kapak iyi oturuyorsa, domatesin ve biberlerin salacağı su yetecek. Oturmuyorsa çok az su koymalı.)<br> <br>
Sonra tavanın başına geçip, bir de kabuğu sertçe, iyi bir ekmek yardımıyla, parmaklar yakıla yakıla, ellerden bileklere doğru yağ akıtılmak suretiyle biberler yenmeli. Her derde deva!<br> <br>
Afiyet, şeker.
Tags: Lezzet/ Peynir Gemisi
Şu ünlü problem: Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıktı… Büyük ihtimalle tavuk yumurtadan çıktı. Yumurtlayan yaratıklar tavuktan daha önceki zamanlardan beri dünya yüzünde olduklarına göre!
Dünyanın en çok yenen yumurtası kuşların yumurtaları: tavuk, ördek, kaz, bıldırcın. Devekuşu ve hatta İngiltere’de martı!
Bazı yerlerde kaplumbağa yumurtası yerler ama doğrusu ben hiç tatmadığımdan, pek akıl yürütemeyeceğim. Benim yumurtadan anladığım tavuk yumurtası (mümkünse köy tavuğu olsun da sarısı portakal rengimsi olsun) ve tabii balık yumurtası: havyar. Tattığım değişik kuş yumurtalarından en güzeli kayısı kıvamında haşlanmış bıldırcın yumurtası. Hele altında patatesleri çok ince keserek ve bir tabak gibi kızartarak yapılan galettes varsa!
Herşeyin turşusunu kurmakla övünen bir milletiz ama ben Amerika’nın güneyine inene kadar yumurta turşusu görmemiştim hiç. Oysa hem İngiltere’de, hem Amerika’nın bazı yörelerinde ince kıyılıp da bazı yemeklerin yanında servis edilen sıradan bir yiyecek. Hatta içine az pancar suyu ekleyip yumurta turşusunu nefis bir mor renge çevirmek de mümkün.
Türk Yahudiler’in bir yumurta hazırlama şeklini hatırlattı bu bana. Soğan kabuğu, Türk kahvesi ve zeytinyağ içinde ve çok çok kısık ateşte uzun zaman kaynatılan bu yumurtanın hem rengi çok gözalıcı olur, hem de çok yavaş kaynatıldığından, sarısı tebeşire, beyazı lastiğe dönüşmez.
Bir de Çinliler’in bir çeşit yumurtası vardır ki, haklı olarak ismini Yüzyıl yumurtası koymuşlardır. Hem yapması yüzyıl sürdüğünden, hem de yüzyıl saklasanız bozulmayacağından olsa gerek. Sarısı yeşile, beyazı kayverengi jöleye dönüşür ki, yüzyıl yemesem aramam.
Ben eşim Brian’la Türkiye’de yaşarken, bir sokağın köşesinde bir adamcağız çift sarılı yumurta satardı hergün. Nasıl ederdi de bu yumurtaları bulurdu, bilmem. Bir kere de o kadar yumurtadan tek sarı çıksın! Mümkün değil. Hayatlarında çok az yumurta yumurtlamış, çok genç tavuklarda olur bu fenomen. Bazı tavuk cinsleri de daha fazla çift sarılı yumurtlamaya eğilimlidir. Doğrusu adamın tavuklarını ziyaret etmek isterdim.
Yumurtanın sarısının rengi, tavuğun beslendiği yiyeceklerle bağlantılıdır. Hiç renksiz yumurta sarısı yumurtlatmak, hiç renksiz yem vermekle olabilir. Hatta renkli yemlerde sarıyı başka renklerde yaptırmak bile olası ama en azından benim bildiğim kadarıyla Amerika’da yasak.
Ben yumurtanın mutfakta geçirdiği değişimleri büyücülük gibi muhteşem birşey olarak görmüşümdür her zaman. Sadece çıpmakla mayonezin kadife parlaklığını yaratabilirsiniz. Veya beyazından bulutlar atabilirsiniz orta yere! Hamurun maddelerini birarada tutup kek olmasını sağlar. Yorgan gibi puf puf olup omlete dönüşebilir. Çorbayı koyulaştırır. Sabahları kabuğunun kırılıp az tuzla kaşığa dolanan sarısından daha rahatlatıcı bir sahne düşünemiyorum. Ya da ekmekle girişilmek üzere pişirilmiş nefis bir sahanda yumurta! Korkmayınız, sağlıklı bir insanın günde iki tane yemesinde bir sakınca yok. İlla tereyağlı, soslu olacak değil. Karnınız guruldayıp içiniz geçerken bir tanesini yumuşakça haşlayıverin. Sadece 80 kalori ve karbohidratsız ve üstelik protein yüklü!
Çin Mutfağı’nın Yüzyıl değil ama, yılbaşı ziyafetine has Çay Yumurtası dedikleri tarif hem lezzetli, hem de mermerimsi görüntüsüyle masada harika bir göz banyosu:<br> <br>
6 katı haşlanmış yumurta<br> <br>
3/4 cup (ya da su bardağı) soya sosu<br> <br>
2 star anise (anason kokusunda bir Uzakdoğu çiçek kökü)(bulunamazsa, olmasa da olur)
2 tablespoons (ya da çorba kaşığı)siyah çay<br> <br>
1 parça tarçın (iki çimdik toz tarçın da olur)
1 teaspoon (ya da çay kaşığı)toz şeker<br> <br>
1 tablespoon (ya da çorbakaşığı)Sichuan çekilmemiş karabiber (olmasa da olur)<br> <br>
2 parça kuru veya taze mandalina veya portakal kabuğu<br> <br>
Yumurtaların kabuklarını, yumurtalardan ayrılmamalarına özen göstererek, kaşıkla çatlatmalı. Ne kadar çatlak olursa, mermer görüntüsü o kadar güzel olacak.<br> <br>
Yumurtaların üzerini örtecek kadar su ve diğer malzemeleri bir küçük tencereye koyup kaynatmalı. Kaynar kaynamaz ateşi çok kısmalı ve 40 dakika pişirmeli. sonra yumurtaları aynı suda birkaç saat veya bir gece dinlendirmeli. yumurta suda ne kadar kalırsa, renkler o kadar canlı olacak.<br> <br>
Afiyet şeker!
Tags: Lezzet/ Peynir Gemisi
Artık benim için yemek-sever, yemek-hobist, gurmandiz filan demek az kalıyor. Ben henüz raporunu almamış bir yemek delisiyim. Geçen ay,tüm dünyadaki gurmeler, aşçılar ve benim gibi yemek delileri için çok heyecanlı bir aydı. Yemeğin olimpiyatı sayılan Bocuse D’Or yarışması yapıldı. Ne yazık ki, spor olimpiyatı düşkünleri haftalarca televizyonun başından ayrılmama lüksüne sahipken, biz düşkünler oraya gitme şansını elde etmiş kişilerce internete konulan bloglarla, youtube videolarıyla, dedikodularla, fısıltılarla ve şükürler olsun ki, okuyucularının ihtiyaçlarını anlayan yazar takımıyla idare etmeye çalışıyoruz.
Bu senenin favorisi Amerikan takımıydı. Mösyö Bocuse, yarışmanın yaratıcısı, 20. Yüzyılın en önemli şeflerinden biri ve nouvelle cuisine’in babası bile Amerikan takımının kazanacağından emin görünüyordu. Duyduğuma göre, Amerikan takımı birkaç bin Dolar (söylentiler ikiyüzbin ile beşyübin arasında) yardım toplamış (malzemelerin masraflarını takımlar, topladıkları yardımlarla karşılıyorlar), takımın bütün üyeleri restoranlarındaki, işlerinden 3 ay süre için ayrılmışlar ve o üç ay boyunca hergün, hiç durmadan prova yapmışlar.
Ne yazık ki şimdiye kadar hiç orada bulunamadığım bu muhteşem yarışmayı, ınternetten seyrettiğim ve bana anlatıldığı kadarıyla sizlere aktarmaya çalışayım: Bir stadyum düşünün. Ortada aşçıların çalıştığı arena. Her türlü mutfak teknolojisi hazır. Kameralar, aşçıbaşıların ellerinin en incelikli çalışmasını seyirciye gösterecek kadar hassas. Takımların yandaşları heyecan içinde. Ve stadyumun heri kalanı, ortada olan müthiş yemek olayını kucaklar gibi, tam ikibin yemek ve otel ile ilgili masa, ürünlerini sergiliyorlar.
Yarışma sabah saat 8:30’da başlıyor. Taraftarlar çığlık çığlığa. Tuttukları takımın aşçısı kocaman bıçağını kaldırsa, yumurta çırpsa, pudra şekerini havalandırsa ortalık yıkılıyor. Koreliler, Finlandiyalılar, İsveçler… 24 ülke. Herkes ulusal çalgısını kapmış gelmiş de, olabildiğince yüksek sesle şamata yapıyor. Öğretmenlerin töreni terkettiği bir 23 Nisan Uluslararası Çocuk Bayramı gibi! Arenadaki masada jüri üyeleri. Kullanılması mutlak olan malzemeler var. Örneğin morina balığı. Örneğin tartufo. Bizde domalan dedikleri yer mantarı. Ölünce gideceğim cennet burası olsa gerek!
Sonuç? Amerika kazanamadı. Norveç takımı birinci oldu. İkinci İsveç, üçüncü Fransa. Fransız takım, son yemeği masaya tam bir dakika (1 dakika!!!) geç getirince puanında büyük düşüş oldu. Ancak Fransız ve Amerikan şefleri seyretmek, kültür farkı seyretmek gibi birşeydi: Amerikan şef yarışmadan önce sakinleşmek için yerde şnav çekiyordu. Fransız düşünüyor ve yürüyordu. Amerikan şefin zaman tablosu vardı. Fransız’ın herşey kafasında yazılıydı. Amerikan bütün gücüyle ve çok hareketli çalışıyordu. Fransız sessiz ve zarifti.
Yemekler? Norveç’e altın madalyayı kazandıran yemekler: Deniz ürünlerinde morina filetosu üzerinde morina balığı karın eti ve hafifçe islenmiş tarak, yanında bezelye küreler ve brandade (geleneksel sarımsaklı patates ve kuru balık ezmesi). Domalanlı yerelması ile kırmızı pancar küpleri. Riesling şarabı ve yabanturbu sübyesiyle soslandırılmış bıldırcın yumurtalı pırasa ve patates.Et yemeğinde ördek fois gras (ciğer) ile dana kaburga, siyah domalan ile fileto, kuyruk ile kereviz, ıspanak ve maydanoz kökü ile öküz yanağı, taze fasulye ve enginar, karamelize soğan piramidi, patates, domalan ve ilik. Defne yaprağı ve maydanozlu et suyu sosu.
Dostlar, daha ne yazayım? Bu akıl almaz lezzetleri anlatırken kendimden geçeceğim! Birgün Türkiye’de de sadece yıldız aşçı-şefler için gidilen restoranlara sahip olmak umuduyla, hepinize afiyet, şeker olsun.
Tags: Lezzet/ Peynir Gemisi


Ocak ayından itibaren Elele’deki seksper köşem kaldırıldı. Ancak hala sorular geliyor. Artık köşeyi yazmamama rağmen, bana en çok gelen bir soruyu burada cevaplamak istedim. İnternette cinsel organların şekillerini açıklayan Türkçe bilgi eksikliği var. Cinsel organları, hangi bölümlerine ne isim verildiği ve penisin nereye girdiğinin kolayca anlaşılabilmesi için, iki basit çizim koyuyorum. En basit açiıklamasıyla, kadının üç adet açıklığı var: idrarın çıktığı delik (uretra). Penisin girdigi delik (vajina). Katı dışkının çıktığı delik (anüs). Cinsel ilişki sırasında penis, kadının vajinasına girer. Deliklerin arkadan öne sırası: Anüs- vajina- uretra. Türkiye’deki cinsel eğitimin yetersizliği sebebiyle çocuklar ve gençler kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalabilirler. Bu çizimlerin, sizlerin bir ayna yardımıyla kendinizi tanımanıza yardımcı olacağını ümit ediyorum.
Tags: Elele/ Seksper
Los Angeles’dan mektup yazacağım, iyi güzel de, geçtiğimiz ay değil Los Angeles’da, Amerika’da bile değildim ki! Türkiye’de, tatil yapıyordum. Eh, olmadığım yerlerden ahkam kesmek bana yakışmaz, bu ay Los Angeles’dan bahsetmeyeyim ama İstanbul’dayken bile gözümü alamadığım Amerikan Başkanlık seçimi yarışlarını uzun uzun yazabilirim. Hele yarışın başrollerine oturan kadınlardan ne kadar bahsetsem azdır!
İnkar edemem; Bush’un altında bir kötü maceradan diğerine sürüklenen, dünyada sevilmeyen ülkeler listesinin başından inmeyen bir memlekette yaşamak kolay değil. İnsanın ekmeğini yese de, yanlışlıklarını gördüğü bir ülkede yaşaması başka şey, ülkenin kendi düşünceleri doğrultusundan toptan saptığını seyretmek ve elden de birşey gelmemek bambaşka şey. Ne kadar uğraşsam da Cumhuriyetçiler’in bir tek fikri ile anlaşamazken, bir de böylesine fanatik bir adamın başkanlığı altında yıllar geçirmek, benim için tahmin edersiniz ki işkence gibi birşey. Şimdi ümidimi Obama’ya bağlamış durumdayım.
Gelecek seçimler kadınların sözünü geçirdiği seçimler. Cumhuriyetçi başkan adayının yardımcısı da bol çocuklu bir kadın. Obama, Mrs. Clinton’u yardımcı olarak seçmedi ama hala desteğine çok ihtiyacı var. Amerika’da kadınların oyları, ülkenin kaderini değiştirecek güçte.
Bütün bu politik konuların dışında, geçen seçimlerde iç karartan bir dolu yumuk adamdan sonra, Obama görüntü olarak da hepimizin içini açtı. Ne yalan söyleyeyim? Allah için çok yakışıklı adam! Giydiği yakışıyor, halleri hareketleri “karizmatik”. Karısı da belki erkeklerin hayallerini süsleyecek kadar güzel değil ama kütüphaneci Bayan Bush’a göre çok daha çekici. Hele çocuklarını da etraflarına toparlayınca, çok güzel bir aile resmi veriyorlar. Cumhuriyetçi aday, McCain’in yardıcısı da fena kadın değil. Üstelik bir de Brezilya dizilerine yakışır bir hikayesi var: 16 yaşındaki kızının, erkek arkadaşından hamile kaldığı açıklandı. Erkek arkadaşın kısa bir süre içinde nikah kıyacağı tahmin ediliyor. Bu kadar da değil; başkan yardımcısı adayımızın birkaç ay önce dünyaya getirdiği Down Sendromlu bebeğin de aslında kzına ait olduğu dedikodusu dolanıyor.
Ayrıca, Hanımefendi’nin düşmanı olmanın da pahalıya patladığı söyleniyor. Kızkardeşinin boşanması sarpa sarınca, kadının eniştesini işten attırdığına dair söylentiler var. Bütün bunların yanında, Obama takımı sütten çıkmış ak kaşık. Annesi beyaz, babası üniversite profesörü bir zenci olan Obama, çocukluğundan beri hırsla okumuş, yolunu başarıya ulaşacak şekilde seçmiş. Yardımcısı hayatını devlete hizmetle geçirmiş, karısını çok genç yaşta kaybetmiş. Obama’nın karısı başarılı, atletik.
Yine mi politika içine düştüm? Pardon. Oysa ki Bayan Obama’nın kıyafetlerinin ciddi moda yazarları tarafından pek beğenildiğini de yazmalıyım. Ne de olsa, bir insanın insan içine ne kıyafetle çıktığı, o insan hakkında pekçok ipucu verir. Bayan Obama, cüretli renkler, kesimler seçerken, plastik takılar takacak kadar da kendine güvenli. Ama saçlarını düzleştirerek, hepten de başkaldırmadığını belli ediyor. Bu aile zenci bir aile midir? Bence hayır. Eğitim ve yüksek zeka düzeyi, bu aileyi herhangi bir zenci ailesi yapmaktan ötelere götürüyor, modern ve entellektüel bir Amerikan ailesi yapıyor. Kıyafetleriyle, politik görüşleriyle ve hatta yeme içmeleriyle örnek bir aile. Duyduğum kadarıyla evlerine beyaz şeker, beyaz un sokmuyorlarmış. Buzdolapları sağlıklı yiyeceklerle doluymuş. Obama, “en kötü alışkanlığım” dediği sigarayı içmemek için kolunda nikotin bandajı ile dolaşıyormuş. Zaten, seçim gezilerinde strese girdikçe yakınlarıyla basket attığı biliniyor. Çocukken tombiş olan, uzun zamandır da yüksek stress içinde yaşayan bir adam ve hayatı koşturmakla geçen, “first family” olmaya hazırlanan bir aile için hiç fena değil!
Bu restoranda yemeli: Dedim ya, geçen ayımı Türkiye’de geçirdim. Türk yemeklerinden fazlaca özlediklerim olduğunu söyleyemem. Los Angeles’ın yoğun Ermeni topluluğu, pastırmadan içli köfteye kadar, bütün ihtiyaçlarımı karşılıyor gibi. Amerikan Doları’nın bütün paralara karşı güç kaybetmiş olması da Türkiye’de lüks restoranlara sıradan birşeymiş gibi gidiverebilmemin sonunu getirdi. Zaten normal lokantalar bile Amerika’daki lokantalardan pahalı olmuş. Ancak genel olarak, restoranlarda servis edilen yemeklerde büyük bir kalite düşüşü olduğunu hayretle gözlemledim. Doğru dürüst bir kebap yemek için bile ava çıkmak gerekiyor. Oysa Amerika’da, aşağı yukarı bir kaliteye alışmışım. En döküntü, tahta masa tahta iskemle restoranlarda, belli bir lezzette, oldukça ucuza yemek mümkün. Üstüne bir de servis bozuklukları, fazladan şişe suyu getirmek gibi basit numaralarla kazık atılmak da eklenince, tatil boyunca sinirlerimi oynatmamak için, yemeklerimin çoğunu evde yedim.
Tags: Elele/ Los Angeles'dan Mektuplar