Elif Savas Felsen – Yazilar

Elif Savas Felsen – Yazilar header image 2

Açlık

February 2nd, 2011 · No Comments

Elimde değil, film, dökümanter ve hatta haber seyrederken insanların ne yediklerine bakıyorum hemen. Sanki ne yediklerini görürsem o insanları da daha iyi anlarmışım gibi geliyor. Alışkanlıklarını, paralarının neye elverdiğini, sevdiklerini, zevklerini, sofrada paylaştıklarını, sofranın kuruluşunda yatan ipuçlarını anlamaya çalışıyorum. Hayatlara açılan bir pencere.

Geçenlerde Herzog’un Viyetnam’da esir düşmüş bir Alman Amerikalı askerin macerasıyla ilgili çektiği filmi seyrettim. Viyetnam yemeklerini çok severim ben. İnsanın içini ferahlatan bitkiler, salatalar, yeşillikler, nane, fesleğen ile doludur. Makarnayı bile pirinç unundan yaparlar. Pho (Fa) denen et çorbaları hem çok meşhur, hem de çok lezizdir. Bu film, konusunun icabı uzun zaman aç kalan savaş esirleriyle ilgiliydi. Kısacası benim ekrana gözümü dikip, acaba bu adam ne yiyor cinsinden meraklarımı doyuracak sahneler yoktu. Tam tersine, solucan ve yılanlarla karın doyurmaya çalışan, iskeletleri çıkmış insancıklar vardı. Ama bir sahne vardı ki, film beni çok etkilemedi de, o sahne aklımdan uzun süre çıkmayacak. Nöbetçilerden birinin silahı ateş alıyor, yere düşmüş, döne döne etrafa kurşun kusuyor. Herkes kendini korumak için bir köşeye atmış. Nöbetçilerin tabakları ellerinden fırlamış. Filmin kahramanı o kargaşada yattığı yerde pirinç tanelerini görüyor. Belki bir avuç, ya da belki daha da az. Pırıl pırıl tanecikler. Pırlantadan, elmastan, inciden daha değerli pirinç taneleri. Parmağıyla teker teker topluyor ve yiyor onları.

Ben hiç açlık çekmedim hayatımda. Başım dönüp biryerlerden birşey atıştırdığım, yemek hazırlamaya tahammül edemeyip bir somun ekmeği oturup yediğim olmuştur. Ama evde birşey yok, tam takır, kuru bakır dediğimde bile demek istediğim aslında evde canımı çektiği birşeyler yok demek. Açlık nedir, bilmiyorum. Eşimin büyük halası toplama kamplarında 3 yıl geçirmiş. Çiğ patates çalıp dişleyerek hayatta kalmış. Benim açlığım öğlen yemeğinden akşam yemeğine. Yemek ve tarif işleriyle, kültürüyle, tarihiyle öyle içiçeyim ki, bazen yemek denen şey manasını kaybediyor. Karın doyurmak olduğunu unutuyorum sanki de, bir çeşit sanatla uğraşmaya dönüşüyor. Oysa bu gün, şunu yazarken dünyada açlık çeken insanlar var. Neyin hangi sosla yeneceğini düşünmek bir yana, ottan çorba pişirmeye çalışan anneler. Afrika’da açlık çeken çocuklar için çok ucuz enerji bombaları yapmış doktorlar. Bana verseler deve yemi derim. Bir sıkım yer fıstığı ezmesi ve süt tozu. Böyle pinpon topu büyüklüğünde hamur. Bir top. Bir hayat. Açlıktan bayılmış çocuklara gelecek sözü.

Devletlerin bozuk politikaları milyonların açlık çekmesinin en büyük sebebi. Etiyopya’da milyonlarca insan kırılırken, açlığın tüm ülkede yaşandığını sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Ülkenin bir bölümü tamamen refah içinde, açlıktan ölenleri dünya kamuoyundan saklıyorlardı. Ancak birkaç cesur gazetecinin yazdıklarıyla ve aktivistlerin çırpınmalarıyla ortaya çıktı rezalet. İngiltere’nin kontrolü altındaki yoksul ve birkaç yüz toprak ağasının kölesi İrlanda’da patatesi saran hastalık bir milyon kişinin açlıktan ölmesine sebep olmuştu geçen yüzyıl. Binsekizyüzlü yıllarda tam 40 milyon Çinli’yi öldüren açlık ancak hükümetin çok sıkı ve zorlu çalışmalarıyla son bulabildi. Ancak Mao döneminde 45 milyon Çinli daha Mao’nun gerçeklerle yüzleşmemekte direnmesi sonucu geç kalındığı için açlıktan öldü. 1873- 74 yıllarında Anadolu’da açlık binlerce insanı kırdı. Stalin, milyonlarca insanın hatalı ekonomik kararlarla ve bazen özellikle aç bırakılarak ölmesine sebep olmuştu. Bugün Kuzey Kore’de insanlar açlık sınırında, bir tas pilav için saatlerce sıra bekliyorlar.

Küçükken tabağımda yemek bırakınca annem “Afrika’da açlık çeken çocukları düşün,” derdi. Benim sevmediğim bir yemeği öğürerek yememin o çocuklara nasıl bir faydası olacağını merak ederdim hep. Dünya çocuklarının görünmez bir sindirim sistemi bağlantısı mı vardı da benim yediklerim onlara yarayacaktı? Halbuki belki tabakta kalanları postayla yollasaydık oralara, daha yerinde olmaz mıydı? Büyüyünce tabağıma yiyeceğim kadarını koymayı öğrendim. Böylece tabakta geriye birşey kalmıyor. Bizim evde mutfaktan çöp çıkmaz. Hiçbirşey boşa gitmez, atılmaz. Herşey yenir. Bunun Afrika’daki çocuklara ne yararı var, bilmiyorum. Ama elimdeki bir dilim bayat ekmeğe bakarken annemin sözlerini hatırlıyorum. O zaman o ekmeği ya buzluğa koyuyorum ki birgün köfteye ekleyeyim, ya da uydurma ekmek pizzası yapıyorum. Çöpe atarsam dünyanın başka bir ucunda bir çocuk ağlar gibi geliyor.

Bu yazı bir yemek yazısı mıdır? Tarif okumak için tıklamışken şimdi iç karartıcı şeyler olacak iş midir? Bence yakışır. Her bir tarifi özenle yapıp, aile ve dostlarla paylaşırken yediğimizin tadı dışında bir de bize bu nimetleri veren Toprak Ana’ya teşekkür etmek ve iyi bakmak açısından yakışır. Bugün yeni bir tarif vermeyeyim. Diyeyim ki siz bir tereyağlı pilav pişirin. Tane tane, hafif diri. Işıl ışıl. Sonra üstüne taze karabiber çekin. Karabiber çok eski dönemlerde çok değerli bir baharattı. Fiyatı altına eşdeğerdi. Bunları düşünerek. Yanınızda bir bardak su. Uzaktaki kuyudan su taşıyacağım diye çatlak topuklarını toz dumanda sürüyen kız çocuklarını düşünün. Anneleri temiz su bulamayıp ishalden ölen bebekleri. Bir daha da dolaptaki şeyleri pişirmeyi, yemeyi unutup unutup çöpe atmayın, e mi? Afrika’da bu kadar aç çocuk varken!

Afiyet, şeker!

Tags: Lezzet/ Peynir Gemisi · Turkish Journal

0 responses so far ↓

  • There are no comments yet...Kick things off by filling out the form below.

Leave a Comment