Elif Savas Felsen – Yazilar

Elif Savas Felsen – Yazilar header image 2

Anatolian Cultures And Food Festival İzlenimleri

May 27th, 2010 · No Comments

Önce Hititler’le selamlaştık. Urartular hal hatır sordular. Yunanlar “Aman!” dediler. Romalılar’ın yanından geçerken malınıza sahip olun. Halbuki Romalılar pek bir efendi görünmüşlerdi gözüme. Selçuklular’ın hanımefendisini pek beğendim. Osmanlı bir beyin bıyığının tutkalı azalmıştı sanki. Kıllar alt dudaktan çıkıyor gibiydi. Atatürk’ün zarif imzasını geçip alana vardık.

California’nın en büyük Türk etkinliklerinden birindeyiz: Anatolian Cultures and Food Festival. Ellibin metrekareye yayılmış etkinlikler, 100 yemek standı, hediyelik eşyalar, Türkiye’nin kültür ve tarih hazinesini en iyi sembolize edecek şehirlerin dev replikaları. Folklör ekipleri, Mehter Takımı, Ortodoks Kız Korosu, sirtakiler, halaylar, zılgıtlar, dervişler. Adı üstünde, Anadolu kültürlerini kutluyoruz. Diller, dinler, milletler kucak kucağa, omuz omuza, aynı toprağın çocukları olarak ortak değerlerimizle sımsıkı sarılmış, güzel bir görüntü.

Bendeniz, kendi kendini atayan yemek müfettişi olarak, neredeyse dakika bir, gol bir! Alana girer girmez 100 yemek standından hangibirilerine ilk saldırıyı gerçekleştireceğimizn derdine düştüm tabii. Yanıma yaklaşmaya ürken ailem ve dostlarım: Bu zamanlarda tehlike arzedebilirim! Kime saldıracağım belli olmaz. Kargaşada kimin budu, kimin kaburgası, hiç acımam!

Derhal Urfa çiğköftecisine yürüdüm. Üç köfte, marula sarılı: 5 Dolar. Niyet iyi, sonuç hüsran. Tam olmamış abicim. Tam yoğurulmamış. Kıtır kıtır. Acı soğanlı, tam ıslatılmamış kısır gibi birşey. Olsun, ne yapalım? Çiğköfte zor sanattır. İyi olsaydı şaşardım.

Emin adımlarla lahmacun tetkiki yaptım. Orada odun fırını yok tabii. Lahmacunun da fırından çıkarılıp masaya konulması arasında 3 dakikadan fazla zaman olursa, lahmacun kırılgan meret, hamuru vıcır. Vıcır diye kelime mi var? Olmalı. Mutfak konusunda lazım bir deyim. Lahmacunları önceden yapmışlar, mikrodalgada ısıtıyorlar. Çıtırı filan kalmıyor tabii. Standları gezdim, en olabilirinden bir tane aldım. Tuzsuz. Eti az. Ne sumağı var, ne tadı. Ekmeği Yahudiler’in hamursuzda yedikleri matza denen kartondan hallice.

Döner? Sıra sıra. Tavuk döner, et döner. Hepsi birbirini andırıyor. O zaman nasıl karar vereceğiz? Kokularını kontrol edeceğiz. Aynen bir tazı hassaslığıyla standlarda koklaya koklaya birinde karar kıldım. Bir döner sandöviç piliiz. Şimdi günahlarını almayayım. Döner yaprak. Fakat yağsız et. Vaktiyle şeker ve tansiyon hastası anneanneme bu dönerden bulsaydım, hergün yedirirdim! Kokuya aldanmışım: Tat yok! Bir iki domates sokuşturulmuş bir sandöviç ekmeğinde benzi atmış etimsiler. Bu malubiyeti de olgunlukla karşılamaya çalıştım. Döner de zor zanaat. Yaprak tutturmak bir dert, etinin tadı bir dert. Yağları hafif cızırdamalı. Belki biraz köz yeşil biber filan konulsaymış sandöviçe, böyle çırçıplak daha fena. Neyse, bozulmuş moralimizi toplayalım yerlerden. Yola devam.

O ne? Birisi haykırıyor: Vatandaş! Vatandaş! Kokoreçe gel!

Allahım, rüya mı görüyorum? Kokoreç! Tavuk kokoreçmiş. Ama denemem lazım. Yoksa gözüm açık gideceğim. Kırmızı biber ister misiniz? Sen doldur kardeşim. Tuz? Bas, bas! Bolca kekik! Ekmeğin içi kızıl kızıl parlasın şöyle! Herşey adabıyla yenir. Kokoreç yerken ağzın burnun birbirine karışmaz, parmaklarından yağ akmazsa sen boşuna yiyorsun o bağırsağı!

Tavuktu bu hoş. Ama çok lezzetliydi. Dizlerimin üstüne çöküp teşekkür edesim geldi aşçıya. Son hız birbuçuk saat yol katetmişim buraya. Kokoreç için değdi!

Mantıyı ve nohutlu pilavı tadamadım. İçli köfte, Ermeni dükkanlarında satılan cinstendi. Fıstıksız ve baharatsız oluyor ama fena değil. Tam değil. Fena değil.

Sonra tatlılara geçtik: Bildik bir markanın baklavası, sarması. Eh işte. Baklavanın Mac Donald’sı oluyor tabii. Ben Antep’te bir kez yedim baklava. Ne demektir bilirim. İstanbul’da filan yok öyle şey! Antep’te baklava yemeyen, baklava nedir, bilmiyor derim. Kemal Paşa olmamış. Revani iyi. Güllaç idare eder.

Musluklarından ayran, buzlu çay ve limonata akan bir çeşmeden ayran içtik. Suluydu. Amerikan yoğurduyla yapılmış gibi bir tadı vardı. Sonra bir standda Ermeni ayranı buldum. Hazır. Ama nefis.

Yemekte biraz düş kırıklığı ama çeşitleri bol olması sevindirdi. Yine de aklımdan Anadolu yemekleri bu kadar mı yahu diye geçirmedim değil. Bu eleştiriyi getirirken, birşeyi unutmamak lazım: Standlar hobi olsun diye açılmıyorlar. Standlarda yemek satanlar, California’da yemek işinde olan restorantlar. Buralarda Türk mutfağı demek, döner, kebap demek. Türk toplumu diğer yemekleri evinde pişiriyor. Amerikalı’yı da mutfağımızla heyecanlandırabilmiş değiliz. Daha farklı, detaylı ve yöresel yemek yapmak, ekonomik intihar. Nasıl aslında Meksika Mutfağı çok zengin bir mutfaktır ama yemek meraklısı olmayan, tacodan başka birşey bilmez, Anadolu Mutfağı da o durumda. Yine de Anadolu Mutfağı’nın yemekseverin radarına girmesi bile sevindirici birşey. Hele Anadolu Mutfağı’nın, Anadolulu bizlerin radarlarımıza girmesi, hep aynı hep aynı yemekler yerine, anavatanın çeşit çeşit halklarının yaptığı yemeklere de soframızı açmamız daha da sevindirici olur!

Kapadokya Rumları’nın Oruç Yemeği: Un Köftesi:

2 çorba kaşığı un- daha fazla alabilir

1bardak ince bulgur- ıslatılmış

Tuz

1 kuru soğan, ince kıyılmış

2 çorba kaşığı domates, iki çorba kaşığı biber salçası

1 litre su kaynatmalı. Suya soğan ve salçaları ekleyip pişrimeli. Bu sırada unla bulguru iyice yoğurmalı. Arasıra yumruğun içinde sıkıştırıp tutuyor mu diye bakmalı. Tutmuyorsa biraz un eklemeli. Fındık kadar toplar yapıp, parmakla ortalarını azıcık çukurlaştırmalı. Una bulayıp, kaynayan suya atmalı. Topçukları ekledikçe suyun hafif tıkırdar kalmasına dikkat edin. Her top suyu biraz soğutacak. O yüzden, ısıyla oynamak gerekebilir. Lazım olan haldır huldur kaynamayan ama ölü durmayan, tıkırdayan bir sıcaklığı tutturmak. Toplar sosun üzerine çıkacaklar. O zaman tadına bakılmalı. Pişmiş olabilir. Pişmediyse biraz daha pişirip servis edilmeli.

Ben bunun üstüne kırmızı biberli, naneli tereyağ dökerim. Veya sade suda kaynatır, sonra kızartmalara yaptığım gibi bir sarımsaklı domates sosu yapıp üzerine dökerim. Yine sade suyla kaynatıp, sarımsaklı yoğurtla yerim. Oruç zamanı Hristiyanlar et yemezler. Bu köftelerin aslı kıyma etlidir ama unlusu nefis olur. Yemek için illa oruç tutmak gerekmeyecek kadar lezzetlidir.

Afiyet, şeker!

Tags: Turkish Journal

0 responses so far ↓

  • There are no comments yet...Kick things off by filling out the form below.

Leave a Comment