Elif Savas Felsen – Yazilar

Elif Savas Felsen – Yazilar header image 2

Balık Benim İki Gözüm

October 3rd, 2013 · No Comments

 

Dünyada hayatın iyi ya da kötü, bir şekilde yaşanılır olduğunu bana bir bakışta belli eden manzara Haliç Köprüsü’nde balık tutanlar. Günün hangi saati olursa olsun, kovalarında üç beş veya kiloyla balık, gözlerinde umurumda mı dünya ışıltısı- eğer o köprüde insanlar balık tutuyorsa hiç endişelenmeyin, dünya bir şekilde ayakta kalacak, tüm zorluklar, kötülükler bir şekilde yokolup gidecek!

İnsanoğlu 40.000 yıldır balık tutuyormuş! Dile kolay, kırkbin yılda okyanuslarda bu kadar balık kalabildiğine şaşmak lazım. 16. Yüzyıldan beri teknelerle, gemilerle kıtalarda kıtalara balık peşinde gidebiliyoruz. Şu anda dünyada 500 milyon insan hayatını balıkçılık vey an ürünlerinden kazanıyor. Kişi başına balık tüketimi 21 kilo- 7 kilosu balık çiftliklerinden.

Nil nehri Antik Mısır zamanında balıkla doluymuş; halkın çoğu karnını balıkla doyururmuş. En çok pisi balığı ve yılan balığı yerlermiş. Hem taze, hem tütsülenmiş, hem tuzlanmış şekilleriyle.  Bugün bildiğimiz balıkçılık aletlerinin hemen hepsi onlardan kalma. Mezar resimlerine ve papirüzlere bakılırsa sadece karın doyurmak için balıkçılık yapmamışlar; Haliç Köprüsü’ndeki arkadaşlar gibi, hoşça vakit öldürmek için de oltalarını kapıp Nil’in sahillerine atmışlar kendilerini.

Yunanlar balıkçıları resimlememişler pek. Yoksul halk, alt tabaka balıkçılık yaparmış. Natüralizm modası yoktu herhalde. Birkaç resimden başkası yok.  Romalılar’ın mozaiklerinde ise balıkçılar da var, balık tekneleri de ve bol bol ve çeşit çeşit balık. Roma Mutfağı sirkeyi çok kullanırdı. Balığı ekmek kırıntısına bulayıp, yağda kızartıp, sirkeyle sunduklarını hayal edebiliyorum, yan yatarak yemek yedikleri sempozyumlarda.

Kuzey Mitolojisi’nde Ran adlı tanrı, kayıp balıkçıları topladığı bir ağ ile dolaşırmış. İyi niyetli bir tanrı değilmiş Ran- topladıkları bird aha gün yüzü görmezlermiş. Balıkçılığın öyle karanlık bir tarafı vardır zaten. Gidip de dönememek, arkasında bıraktığı gözü yaşlı aileler… Tarımla uğraşanın da hayatı zor. Yağmur yağdı mı, sel oldu mu, böcek geldi mi dertleriyle boğuşmak durumunda. Ama balıkçı, her an denizin yutabileceği, fındık kadar teknede tek başına.

Bence balık ne kadar taze ve mevsiminde ise pişirirken o kadar sade olunmalı. İyi bir balığın üstüne limon sıkmak bile olaya limon sıkmak gibi geliyor bana. Tuz, hafif zeytinyağ yetmeli. Yetmiyorsa o balık mükemmel bir balık değil. Birşeysinde birşey var. Ama bazı balıklar var ki, unlayıp ya da mısır ununa batırıp yağda kızartmaya hayır demem. Hatta hamsi kuşu ve yumurtalı tavuk balığı bile nefis olabilir. Birkaç balık çeşidinin ve deniz mahsülünün kaynaşıp ortaya çıkardığı balık çorbasına biterim. (Aklınızda bulunsun: balık çorbasının üzerine servis yaptıktan sonar gezdirmek için az sarımsağı zeytinyağ ve maydanozla robottan geçirin. İsteyen az limon da koyabilir hani. Muhteşem oluyor!)

Izgarada balık, tavada balık… nefis şeyler. Fırında balık, eh işte. Kremalı soslar koyarlar bazı ülkelerde- özellikle alabalık üstüne. O da yakışıyor, ne yalan söyleyeyim? Ama ne kadar az ıvır zıvır varsa o kadar iyi. Güney doğu Akdeniz ülkelerinde tahin soslu balık yaparlar. O da çok güzel olur; ister inanın, ister inanmayın! Biralı una batırılmış beyaz balık parçaları da parmak yedirir. Tuzlu balık? Lakerda mesela, hasta olana kadar yiyebilirim ben onu! Neyse ki babam çıkmıyor denizden, yoksa onun da gözünün yaşına bakmayacağım.

Denizler yavaş yavaş ölüyor. Gemi atıkları, ülke atıkları, sıradan insan atıkları… Denizlerle birlikte balıklar da yokoluyor.  Bir işaret olmalı insanlığa. Ne de olsa toprak canlıları ilk denizen koynunda büyümüşlerdi. Hepimiz denizlerin çocuklarıyız aslında. Onlar yoksa biz de yokuz.

Tags: Lezzet/ Peynir Gemisi

0 responses so far ↓

  • There are no comments yet...Kick things off by filling out the form below.

Leave a Comment