Elif Savas Felsen – Yazilar

Elif Savas Felsen – Yazilar header image 2

Balkabağı Zamanı

December 1st, 2004 · No Comments



New York için hiç uyumayan şehir derler ama sakın buna New York’un ruhları da dahil olmasın? Mesela Washington Square Parkı. 1700’lerin sonundan 1800’lerin başına kadar süren kolera salgınında hayatlarını kaybeden mahalle sakinleri bugün küçük bir bölümünün korunduğu mezarlığa gömülmüşler. 1819’a kadar suçluları halkın önünde astıkları ağaç ünlü dalını kaybetmiş ama hala ayakta durmakta. Parkın çevresinin ruhlarla kaynadığı söyleniyor.

 

Bronx ve Manhattan’ın üniversite kütüphanelerinde loş ve yapayanlız koridorlarını intihar etmiş öğrencilerin hüzünlü ruhları arşınlıyorlar.  Sadece ölü öğrencilerin ruhları da değil ortalıkta dolaşan. Daha geçen yıl Fordham Üniversitesi’nde gece nöbete kalan bir öğrenci odalardan birinde bir rahiple yüzyüze konuştuğunu iddia etti. Rahip odadaki kötülükleri defettiğini  anlatıyordu öğrenciye. Yanlız ortada bir problem vardı: üniversitede kalan bir rahip yoktu. Tabii öğrencinin karşılaştığı rahip hayaleti dışında!

 

Ya zavallı Olive’e ne demeli? Hala elinde zehir dolu mavi şişeyle New Amsterdam Tiyatrosu’nun sahne ve soyunma odalarını gezinen güzel aktris Olive… Central Park’ta tecavüze uğrayıp öldürülmüş çocukların anne babalarını arayan hayaletleri… Queens’te gölete uçup 3 gence mezar olan otomobilin olayın yıldönümünde bütün gece defalarca gölete batan görüntüsü… 11 Eylül’den bir yıl sonra terkedilmiş metro tünellerinde duyulan yardım isteyen çığlıklar…

 

Tüyleriniz diken diken oldu, ensenizde bir soluk hissetmeye başladınız ve oturduğunuz yerde buz kesmiş ayaklarınızı altınıza çekmeye çalışıyorsanız Cadılar Bayramı’nın ruhunu geç de olsa yakaladık demektir! Halloween (Haloviin), yani Cadılar Bayramı her yıl 31 Ekim’de kutlanan ve en sevilen bayramlardan biri. Ayın başından beri vitrinlerin çeşit çeşit korkunçluklara bezenmesini alaycı düşünerek kapitalist gücün israfçı satın alma tutkusuna yorabiliriz tabii. Ama şimdi itiraf edin, işinize giderken her zaman yanından geçip gittiğiniz o ayakkabıcıdaki yeni moda çizmenin birgün size sırıtan bir balkabağının üstünde arzı endam etmesi sabah sabah yüzünüze gülümseme kondurmaz mı?

 

Halloween gerçekte bir pagan bayramının Katolik bayramına çevrilmiş hali. Pagan İrlanda yeni yılı 1 Kasım’da kutluyordu. Bu gün o yıl ölen herkesin ruhlarının geri gelip yeni yılı geçirmek için içine girecekleri birer vücut aradıklarına inanılıyordu. Bir gece önce, yani şu bizim meşhur 31 Ekim’de, yaşayanlar kendilerini bu başıboş ruhlardan korumak için buldukları en korkunç kıyafetlere girip, çıkarabildikleri en yüksek gürültüleri çıkararak dolaşıyorlar, bir de ruhlar beğenmesinler diye  evlerini karanlık ve soğuk tutuyorlardı. Söylentiye göre insan da kurban ediyorlardı ama delil eksikliğini de gözönüne alınca bunun doğruluğuna inanmakta güçlük çekiyorum. Ne de olsa tüm modern dinler pagan dinlerinin bu tip insanlık suçları işlediklerini iddia etmişlerdir.

 

Bu geceye olan inancın derin kökleriyle başa çıkamayan genç Katolik Kilisesi, çareyi bayramdan kurtulmak yerine onu evrimleştirmekte bulmuş ve günü “Bütün Azizler Günü” ilan etmiş. Amerika’ya İrlandalı göçmenler tarafindan getirilen Halloween bugün bütün dinsel kimliğini kaybederek her cins insanın maymunluk yapmayı hak saydığı eğlenceli bir geceye dönüşmüş durumda.

 

Kutlamalar bu kadarla da kalmıyor. Tam sonbahar geldi diye hüzünlenecekken bir de bakmışsınız Şükran Günü gelivermiş!  Thanksgiving Day (Tenksgiving Dey) orijinal Amerikan bayramı. Birbirlerini uzak mesafelerden dolayı bir yıl boyunca göremeyen aileler, bu gün iki elleri kanda olsa büyüklerinin kurduğu sofralarda biraraya geliyorlar. Ortaya konan nar gibi kızamış hindinin yanında kırmızı yaban mersini sosu, tatlı patates püresi, balkabağı tartı yenip fermente edilmiş elma suyu içiliyor. Kutlamanın tarihi 1621’e dayanıyor. İki ay süren zorlu gemi yolculuğundan sonra Amerika’ya varan yüziki göçmen bir yıl içinde nüfusunun yarısını hastalık ve açlığa kurban veriyor. Yardımlarına kendilerine hindi veren ve mısır yetiştirmeyi öğreten yerel Kızılderililer yetişiyor. George Washington, 1780’de Kasım ayının ilk perşembesinin “Tanrı’ya Şükran Günü” adlı bir bayram şeklinde kutlanması için bildiri çıkarttırıyor. Amerikan tarihinin gidişatına bakarsak Şükran Günü’nün “Kızılderili” bölümünün her nasılsa unutulmuş olduğunu kolayca farkederiz!

 

Halloween’in sırıtkan balkabağının hikayesine dönersek: Ortada birkaç çeşidi var hikayenin. Başlangıçlar farklı ama son hep aynı. İrlandalı Cimri Jack, Şeytan’ı haç kullanarak köşeye kıstırmış, ancak Şeytan Jack’in ruhuna asla dokunmayacağına söz verirse serbest bırakacağını söylemiş. Şeytan’ı böyle oyuna getirerek anlaşma yapmayı beceren Jack bir yıl sonra ölmüş. Önce Cennet’in kapısını aşındırmış ama kapı, hayattayken ettiği cimriliklerden dolayı açılmamış. Bunun üzerine çaresiz Cehennem’e giden Jack’e Şeytan aralarındaki anlaşmayı hatırlatarak ruhuna dokunmayacağını söylemiş ve vurmuş kapıyı bizim zavallı Jack’in yüzüne. Elinde içinde kor yanan balkabağıyla ortada kalan Jack, o gün bu gündür yeryüzünün tozunu atıyormuş… Eh, ne demişler? Ava giden avlanır!

 

Bu restoranda yemek lazım:

 

New York Kom Tang Sot Bul House: Bu restoranda yemekle şaka olmuyor. Kore Mutfağı’nın en ince lezzetlerinden en popüler ev yemeklerine kadar uzanan menüyü okumak bile on dakikanızı alacak! Et üstüne kurulu bu mutfağın acemisiyseniz barbeküden başlayın derim. Restoranın çömlek içinde pişirilen geleneksel çıtır pilavının ünü rehber kitaplarına girmiş. Türk Mutfağı’nın mezesine kardeş soğuk yemeklerinin hepsi birbirinden taze ve leziz. Yanında pirinçten yapılan geleneksel içki So-ju’dan da içmeyi unutmayın. 5 üzerinden lezzet: 5, fiyat: 4, porsiyon: 5 dekor: 3, servis: 5

 

Müzelik: Rubin Müzesi gösterişli kutlamalarla New York’un sanat hayatına katıldı. Sadece Himalaya sanatına adanmış yegane batılı müzede sergilenen resim, heykel ve tekstil dışında gün boyunca filmler gösteriliyor. Eserlerin çoğunun bir karıkocanın kişisel kolleksiyonundan geldiği bir müze için hiç fena değil!

 

Sahne Tozu: Roman Paska, Ölü Kuklalar Konuşması adlı “konuşan operası” ile göz kamaştırdı. Sanatçı, diğer iki sanatçının yardımları ile blues müzik eşliğinde cana getirdiği kuklalarıyla bizi gotik bir hikayenin içine çekerek hipnotize etti. Geri planda perdeye yansıyan “sahte kukla tarihçisi”nin absürd açıklamalarıyla kesintiye uğrayan hikayede anlatılan acılar ve korkular kuklaların tahta vücutlarının engellerini aşarak kalplerimize ulaşmayı başardı.

 

 

Tags: New York Günlükleri

0 responses so far ↓

  • There are no comments yet...Kick things off by filling out the form below.

Leave a Comment