Elif Savas Felsen – Yazilar

Elif Savas Felsen – Yazilar header image 2

Büyük Adamlar, Büyük Sofralar

April 20th, 2012 · No Comments

Mustafa Kemal Atatürk en sevdiği yemek, kendisinin yağlı fasulye dediği etsiz kurufasulye yemeği ve pilavmış. Askeri okuldan kalma bir alışkanlık, yemek sadece karın doyurmaz, hem de ruhu doyurursa, anılarıyla daha da lezzetli geliyordu bir tabak fasulye herhalde. Hakikaten, hakkıyla pişirilmiş, dumanı tüten kurufasulye çok basit ve çok da asil bir yemektir. Ne zaman evden uzakta kalsam, sokaklarda yemek peşinde sürünmekten gına gelse, eve gitsem de kendime güzel bir kurufasulye pişirsem derim. Özel bir yeri var.

Atatürk, gecenin bir yarısı karnı acıktı mı, peynirli omlet istermiş. Ya da sahanda yumurta. Padişah Abdülhamit de yumurtayı çok severmiş. Hatta en sevdiği yemek soğanlı yumurtaymış. Ancak aceleyle, baştan savma pişirilen birşey değildir bu. Kurusoğan sabırla karamelize edilmek ister. Az sirke ve şekerle. Üstüne de tarçın gezdirirler. Padişah sadece sarılarını istermiş yemeğinde. Tazecik ekmeği banıp o portakal rengine çalan sarıyı patlatmak, soğanlara bulaştırıp yemek hakikaten bambaşka bir tattır.

 

Fatih Sultan Mehmet’in mutfak tutanaklarından anlaşıldığı kadarıyla, sarayda o zamanlar bolca balık yumurtası ve balık yerlermiş. Denizlerin hoşaf edilmediği o zamanlarda kaynaşan lezzetli balık çeşitlerinden tatmak isterdim. Ben çocukken Boğaz gemilerini yunuslar takip ederdi. Şimdi gemilerin motorlarının ardında bıraktığı o kaynaşmada çöpler takip ediyor yolcuyu. Daha da önceleri foklar selamlarmış, çok eski değil, benden iki jenerasyon önce.  İstanbul mutfağı öyle bir mutfaktır ki, sağlıklı, verimli deniz hayatına dayanır. İstanbul Mutfağı’ndan kalan, denizden bugüne kalan ne varsa. Kılıç, kalkan eskiden yatılı okul tabldotlarında verilirmiş. Bolluğu düşününüz! Çocuklar yine mi kalkan yiyeceğiz diye şikayet ederlermiş. Annemler istavritin fakirhane balığı olduğu zamanları hatırlıyorlar.

Atatürk’ün akşam sofraları meşhur. Masası mutlaka misafirle dolu, ama çok ağır ve karışık şeylerden hazzetmezmiş. Rakısının yanına tuzlu beyaz leblebi ve kavun koyarmış. Fava severmiş. Fava hakikaten rakıya çok yakışan bir mezedir. Belki başka türlü yiyen de vardır ama ben dereotuyla taçlanmış bu yeşil küpleri rakıdan başka birşeyin yanına hayal bile edemiyorum. Rakı masası özen ve incelik gerektirir. Fava, leblebi ve kavun da bu tanımlara uyar.

Doğrusu ben yemeklerini çatalıyla dürten, iteleyen, onu bunu yemem diyen, mızmız sofra arkadaşından hoşlanmam. Hatta itiraf edeyim; karakter olarak da yemek yemeyi sevmeyene pek güvenmem. Patlayıncaya kadar yemek değil bahsim. Edebiyle yemek, güzel yiyeceklere değer vermek, huysuzlanmamak, masa adabına önem vermek ve sosyal hayatın önemli bir bölümü olduğunu bilmekten ve bunlara tamamen yabancı olmaktan bahsediyorum. Milyonlarca insanın kanına girmiş olan Hitler mesela, ahlaki sebeplerle değil de, bedeni kirlenir diye vejeteryan olmuş bir adamdı. Çok yemek seçer, herşeyi yemez, yemek yemekten hoşlanmadığını, sadece hayatta kalabilmek için yediğini söyler, masa sohbetlerini hiç sevmediğini açıklardı. Bunda bir hayatı red yok mu dersiniz? Ahlaki sebeplerle vejeteryan olmuş kimselere lafım yok, hem de hiç! Ama zevklere bu kadar düşman olmak da bir insanın beyninin doğru çalışmadığının göstergesidir sanki. Mütevazı zevkler hayatı değerli kılıyor. Bunların en önemlilerinden biri de yemek terbiyesi. Dünyanın bize sunduğu güzelliklere saygı, insanlığın ortak masasında ekmek kırmak. Tüm edepli lezzetseverlere afiyet, şeker.

Tags: Lezzet/ Peynir Gemisi

0 responses so far ↓

  • There are no comments yet...Kick things off by filling out the form below.

Leave a Comment