Elif Savas Felsen – Yazilar

Elif Savas Felsen – Yazilar header image 2

California Hikayesi:

January 1st, 2007 · 1 Comment

Yeni yıla yakışmayacak kadar hüzünlü bir hikaye anlatacağım sizlere. Ama kahramanları ve hikayenin kendisi öyle özellikler taşıyor ki, bu hikayenin anlatılması lazım. Üstelik, belki de bazı sebeplerle yakışıyor yeni yılda okunmaya.

Aralık ayının 7’sinde, Oregon Eyaleti’nin küçük bir şehrinde, normalde pek de ilgi çekmeyen küçük bir köşede, Şerif Yardımcısı Anderson, ellerinde mikrofonlar ve kameralarla bekleyen, merak içindeki muhabirlerin önünde kurulmuş platforma çıktı. Önce ciddiyetini başarıyla korudu ama çok geçmeden sesinde, boğazının düğümlendiğine dair titrek belirtiler baş göstermeye başladı. Birkaç dakika sonra kontrolünü tamamen kaybetti ve ağlayarak açıkladı: “James Kim öldü.”

James Kim tipik bir California hikayesi. 35 yaşında, ailesi Taiwan’dan göçmüş, yüksek eğitimli, zeki, başarılı, hayatını bir internet sitesinde gazetecilik yaparak kazanan genç bir adam. Burada çok sık rastlanan bir ailesi var: beyaz karısı, hem babalarının, hem de annelerinin ırklarının özelliklerini taşıyan iki ufak kız çocuğu. Kıyafetleri orta sınıf ama orta sınıftan kaçan her entellektüel Amerikalı (ve özellikle Californialı gibi) gibi rahat ama biraz çılgın, çılgın ama  özenli, özenli ama özenle özensiz göstermeye uğraşılmış. Californialılar’ın çok düşkün olduğu gibi, Kim ve karısıyla iki ufak kızı otomobillerine doluşup, Amerika’nın batısında çok bulunan, vahşi ve olağanüstü doğaya atmışlar kendilerini. Batı Amerika’nın havası ılıman ama yine de sağı solu belli olmuyor. Bir gün buz ve kar, ertesi gün çöl havası olan yerleri var. Şu yolu da aşarız, şu ormanın şu köşesini de görelim diye diye Oregon ormanlarının derinlerine giriyorlar. Ellerinde harita, otomobil yüksekliğinde kara aldırmadan ilerliyorlar. Ellerinde harita var. Burası Amerika, yollar ıssız ama açık. Ben bunu kocamla ve bazen de Türkiye’den ziyarete gelen ailemle o kadar çok yaptım ki, aldıkları her karar çok tanıdık geliyor. Ama birden kar aşırı bastırıyor. Başlarını camdan çıkarmadan yolu göremez oluyorlar. Sonra haritayı yanlış okuyup, yanlış yola sapıyorlar. Yol dolambaçlı, bitmek bilmiyor. Sonunda benzinleri bitmek üzere, otomobili durduruyorlar.  Bulunacakları umuduyla otomobilin ısıtıcılarını çalıştırıyor ve bekliyorlar. Motor stop ediyor, tekerleklerini tek tek yakıyorlar. Otomobilde bebek mamasından başka şey yok. Çocuklara ne varsa veriyorlar. Sonunda kadın 4 aylık bebeğini ve dört yaşındaki kızını emziriyor. Günler geçiyor. Kar yolu kaplıyor, gelen giden yok. 9 gün sonra James Kim’in sabrı taşıyor. Yardım bulmak üzere otomobili terkediyor. Kocamı hayal edebiliyorum bu durumda. Üzerine çaresiz bir cesaretin çöktüğünü hayal edebiliyorum. Bize de böyle olsa, bunlar olurdu… James Kim, üzerinde incecik kabanı, ayağında incecik lastik ayakkabısı, kafası çıplak, yola düşüyor. İki gün sonra kadın, havada uçan helikotere şemsiyesiyle görünmeyi başarıyor. James Kim ortada yok. Bütün eyalet, gönüllüler, herkes adamı bulabilmek için yollara dökülüyor, halk pervane oluyor. Sanki onları kara saplayan aynı gökyüzü değilmiş gibi, hava düzeliyor. Yollarda doğru dürüst kar bile yok. Tam buraların havasının karakteri. Sonunda Kim’in donmuş vücudunu buluyorlar. Kıyafetlerini etrafa yaymış, helikopterden görünür umuduyla. Su yollarını takip etmiş. Tam 12 kilometre yürümüş ama otomobilden ancak 2 kilometre uzaklaşmış.

Yeni yılda yazılacak şey mi? Belki değil, belki tam zamanı. Yaşlarımız yakın, hayatlarımız benzer. Defalarca okudum olayı ben. Mutlak bir aptallık etmiştir, böyle şeyler bizlerin başına gelmez diye umarak. Ama ortada hata yok. Yapması gereken ne varsa yapmış.  Yapılacak başka birşey yok. Yeni yıla yakışan bir yazı bence çünkü yeni yıl herşeyi yeniden gözden geçirme zamanı. Bazen gözden geçirip, değiştireceğimize söz verip, değiştiremeyip, hayal kırıklığına uğrayıp kendimizi hırpaladığimiz bir zaman yeni yıl. Yeni yılda olduğumuz gibi kalıp, bizi illet eden bazı özelliklerimizi kucaklamanın zamanı belki.

Sahne Tozu: Poppea’nın Taçlandırılması, opera sanatının gençlik çağında  Monteverdi tarafından yazılmış, çok güzel bir eser. Los Angeles Operası da çok iyi solistler ve minimalist ama zevkli dekor ile çılgınca kostümleriyle iyi kotarmış. Ama beni esas etkileyen, operadan önce verilen konuşma idi. Operadan bir saat önce, Michael Hackett adlı müzik tarihçisi ve yönetmen tarafından, ücret istenmeden ve hemen oracıkta, opera binasının girişinde bir küçük konferans verildi. Atmosfer gayet merasimsiz, formalitesizdi. Operaya bir saat önce gelenler kendilerine suarede bir sandalye buluyorlar. Operanın hikayesi ve müziğiyle ilgili pekçok değerli detayı, enerjik ve espritüel bir ağızdan dinliyorlar. Zamanı gelip içeriye geçilince seyirci çok daha bilgili bir seyirciye dönüşmüş oluyor. Seyredilenin zevkine doyum olmuyor. Amerika’da opera topluluklarının seyirciyi eğitme ve daha sık gelmesini sağlama yöntemlerinden biri bu. Bazılarına operacıların kendileri de katılıyorlar. Sadece gidip pasif oturulacak yerler olmaktan çıkıyor tiyatro, halkın ve sanatçının birlikte yarattığı bir ortama dönüşüyor.

 

Tags: Elele/ Los Angeles'dan Mektuplar

1 response so far ↓

Leave a Comment