Elif Savas Felsen – Yazilar

Elif Savas Felsen – Yazilar header image 2

Hollywood’a Sürgün Devler:

December 28th, 2007 · No Comments

Bir süre New York şehrinde oturduktan sonra, iki yıl önce Los Angeles’da yaşamaya başladım. Tamamen birbirine aykırı iki şehir. New York doğaötesi ama bir yerinden yakalayıp izahını yapmak mümkün. Los Angeles ise nev’i şahsına münhasır dedikleri bir yaratık. Üstünde binlerce hayaletin uçuştuğu bir acaip heyhüla.

 

Yüzeyini kazıyıp da altına bakmaya ihtiyaç duymayanlar için Los Angeles anti-tarih, plastik, “bolca aşım, ağrısız başım”, güneşin bulutlanmadığı sahte bir cennet. İnsan ancak kendi gayretiyle kazırsa o yüzeyi, altından hazineler çıkıyor.

 

Los Angeles’in misafir ettiği büyük besteciler de bu hazinelerden.

 

2. Dünya Savaşı’nın kanlı elleri koskocaman ülkeleri tarumar eder, insanları milyonlarcasıyla parçalara ayırırken , Amerika Avrupa’dan herhalde vaad edilmiş topraklar gibi görünüyordu. Ülke savaşın içindeydi de, savaş ülkeden çok uzaklardaydı. İnanması zor ama Schönberg, Korngold, Stravinsky, Rubinstein, Klemperer gibi müziğin dev isimleri Hollywood’un güneşli teraslarında, havuzlarında kadeh tokuşturmuşlardır.

 

Aynı kanlı savaş, Türkiye’de de tiyatronun, konservatuvarların temellerinin, Avrupa’nın ve özellikle de Almanya’nın en önemli sanatçıları tarafından atılmasını sağlamıştır. Ancak bu, başka bir yazı konusu olmalı.

 

Avrupa’yı kasıp kavuran savaşlar ve politik çalkantılar, Amerikan sanat dünyasına ve hatta eğlence sektörüne her zaman taze nefes taşımıştır. Zamanın ırkçı Amerika’sından kaçan zenci müzisyenler de Avrupa’nın modern müziğini derinden etkilemiştir. İki kıta arasında bir değiş tokuş süregeliyor.

 

Yirminci yüzyılın ortalarında, film müziği bestelemek, küçük görülmenin tersine, bestecinin en derin sanatsal duygularını değilse bile, en azından karnını doyuran bir fiildi. Bazı besteciler, “film müziği” janrını diğer sanatların arasında değer verilenler mertebesine katmayı başaracak güzellikte müzikler yarattılar. Avrupa’dan kaçan bestecilerin ilk durağı da, belki bolca ve devamlı akan film şirketi ücretleri sayesinde, Hollywood’un stüdyoları oldu. Bugün Hollywood bambaşka kurallarla yönetiliyor. Ama o sıralar film şirketleri, insanların gençliklerinde girip emekli olana kadar işten atılma korkusu olmadan çalışabilecekleri fabrika/ okul/ sığınmaevi karışımı yuvalardı. Diktatör şirket patronlarının aktrisler üzerinde kurdukları baskıların hikayelerini dinleyip duruyoruz ama aynı baskıcı patronlar, sanatın filizlenmesini de sağlamıştı.

 

Ben, Hollywood’da sürgün yaşamış bestecilerin en önemlilerinden birinin Korngold olduğunu düşünüyorum. Korngold, bugün akademisyen veya film meraklılarından başka kimsenin pek hatırlamadığı bir isim. Oysa, çocukluğunda mesela Robin Hood’un Maceraları adlı filmi TRT’den seyretmiş olanlar, Korngold’un müzikleriyle koltuklarında hop oturup hop kalkmışlardır. Ben dahi, Korngold’un bir aryasını Recital CD’si için kaydetmeye karar verdiğimde, beni büyüleyen müzik dışında kendisi hakkında pek de birşey bilmiyordum! Ancak, bestecinin tozlu raflardan çıkarılması için de bir uğraşı olduğunu gözlemlemek mümkün.  Bugün Korngold, saygıdeğer orkestraların programlarında, hakettiği yeri alıyor. Ama tarihin daha da şahane bir dönüşü sayesinde, Korngold, film müziğinin babası sayılıyor.

 

Korngold, Amerika’ya geldiğinde kalmaya niyetli değildi. Avrupa’da Klasik Müzik bestecisi olarak hatırı sayılır bir ünü vardı. 1934’te ilk kez Hollywood’a geldiğinde birkaç film dışında , Erroll Flynn’in de kariyerini başlatan “Captain Blood”ın şimdi ünlü müziklerini besteledi. 1938 yılına kadar Hollywood, sadece ziyaret ettiği bir şehirdi ancak Avrupa’yı pençesine alan faşizm deliliğinin ortasında Korngold ailesini koruyabilmek için Amerika’ya taşındı ve bu sayede Hollywood en olağanüstü film müziklerine de kavuşmuş oldu.

 

Savaşın sonunda Korngold, klasik müzik kariyerine dönmek amacıyla Avrupa’ya gitti. Ancak çok sıcak karşılanmadı. Eserleri konser salonlarında seslendirildi ama soğuk eleştiriler eşliğinde…  1950’li yıllarda Avrupa’yı yeniden denedi: yine düş kırıklığı. 1960’ta yeni bir senfoni ve 6. operası üzerinde çalışırken, Hollywood’da öldü. Hemen hemen unutulmuş bir besteci olarak. Ancak 1980’lerde retrospektif CD’ler ve şimdi konser salonları, savaştan kariyeri yıpranmış bir dehayı yeniden bizlere tanıtıyor.

 

Savaşlar ve insanlığın ruhunu delip geçen faşizm gibi canavarca rejimler dünya üzerinde sadece bir kere yaşama hakkı olan insanların hayatlarını yerle bir ediyor.  Ve insanlığın toplu bilinci olan sanatı da ezip geçiyor. Bu arada mücizeler ve şans eseri, olağanüstü sanat eserleri, dünyanın boğuştuğu kirin üzerini bulutlardan bir çarşaf gibi örterek, hepimize bir kere daha insan olma şansı tanıyor. Hollywood’a kaçamamış, hayatını kamplarda, savaş meydanlarında kaybetmiş yüzlerce büyük yetenek  acaba neler kaybettik diye düşündürüyor insanı. Ama Hollywood denen can simidine sarılıp bir nefes alabilmiş, burada kalmış veya savaş bitince yoluna devam etmiş onlarca dev besteci de neler kazandığımızı hatırlatıyor.

 

Tags: GazeteMuzik

0 responses so far ↓

  • There are no comments yet...Kick things off by filling out the form below.

Leave a Comment