Elif Savas Felsen – Yazilar

Elif Savas Felsen – Yazilar header image 2

Huysuz Soprano’nun Yemek Günlüğü

April 28th, 2008 · No Comments

Pavarotti, biyografisinde “Hayatın en güzel şeylerinden biri, ne yapıyor olursak olalım, düzenli olarak herşeyi durdurmamız ve bütün dikkatimizi yemek yemeye vermemizdir”, demiş. Pavarotti’nin kilosuna bakıp, adam Boğaz vapuru gibi ne de sık duruyormuş diye düşünmek mümkün. Alaycı kişilikler, tenorun dikkatinin de pek keskin olduğunu düşünebilirler ama bu cümledeki çok ince bir detayı kaçırmış olurlar: Burada dikkatini yemek yemeğe vermekten bahseden, kendi olmasa da zevkleri ince bir insandan bahsediyoruz. Herkesin ayaküstü atıştırmayı matah saydığı bu dünyada, damak tadini duyuların içinde taçlandıran bir insan!

Hristiyanlık’in en büyük günahlarından biri oburluk. Papa birkaç yüz günah daha ekleyip, günah listesini güncelleştirdi ama eski listenin insan psikolojisindeki etkisi kadar etkili olacağını sanmıyorum modern listenin. Okurun kaşlarının şöyle bir dikilip çadır çatısı şekline girmesi ihtimalini göze alarak açıklıyorum: ben oburum. Bollukta değil, lezzette. Şunun şurasında, şu ölümlü dünyada kaç tane daha öğünüm kaldı? Onu da lezzetsiz şeyler yiyerek harcayamam. Ben böyle düşünüyorum. Zaten Hristiyan da değilim! Ve hatta snobum. İlla en iyisi olacak. Hamburger dahil. Fevkalade değilse yiyemem. Afrika’daki çocuklar? Şimdiye kadar hiçbir annenin yenmeden kalmış yemeği paketleyip Afrika’daki bir çocukçağıza yolladığına şahit olmadım. Ben onlara para yollayayım ama tabağımdaki şey yenir, yutulur olsun. Benim standartlarımda tabii. Standartlarım yüksek. O sebeple kimse beni evine çağırmıyor da herkes ben çağırmadan geliyor. Misafirlikte kötü yemek yemektense, hergün misafir ağırlamayı tercih ederim.

Huysuzum. Ve mükemmeliyetçiyim. Opera, benim asıl mesleğim, hiç bitmeyen bir öğrenmedir. Ses, kırılgan, değişken, elle tutulup gözle görünmeyen bir enstrüman. Üstünde devamlı çalışmak, çalışmıyorken de üstünde düşünmek ister. Yemek yapmak da öyledir. Gözle görünür birşey değil. Jimnastikçi gibi takla atmakla kanıtlanacak şey değil. Bacağını şu acıya getir, kolunu aç ve pişir diye tavsiye olmaz. Aşçı anlatır ama elinde bir sihir vardır ki anlatılamaz. İyi bir tabak yemeğin sırrı açıklanırken hep gözleri kısmak, başparmakla işaret parmağı birbirine ağır ağır sürtmek gerekir ki iste gizli nokta oradadır. Aynı tariften iki kişi yemek yapar, birininki yenir, diğerininki atılır. Dünyada binlerce kültür, yüzlerce teknik var. Hepsi öğrenilmeyi bekler. Ben de aç bir öğrenciyim. Hergün pişirdiğim yemekle öğrendiğimden geçeceğim veya kalacağım bir imtihandir. Birgün harika yapılmış bir yemek, bir başka gün felaket olabilir. Aynen bir arya söylemek gibi! En üst notayı çatlatıp da şaşkınlıktan gözleri yerinden uğramış operacı ile, keki sönmüş aşçi arasında bir fark yoktur.

Bu kadar benzerlikten sonra, “Operacı neden şişmandır?” diye sormayın. Ben değilim ama bu problem üzerinde de çalışıyorum. Hala ümit var. Ama mükemmeliyetçiliğim önümde engel. Yoksa kimse önümde duramaz, silip süpürürüm.
Henüz yeni tanışıyoruz. Ancak hemen ise girişelim diyorum: Siz sorun, ben cevaplayayım. Opera sorun, yemek sorun. En çok yemek sorun. Ne de olsa yemek köşesini istila ettim. Otomobil işlerinden anlamam. Onu sormayın. Sorunuzu info@elifsavas.com adresine yollayın, ben Turkish Journal’de köşeme misafir edeyim. Cevabımı beğenirseniz eyvallah. Beğenmezseniz yazın. Yeniden cevaplayayım. Başka türlü cevaplayayım. Yine mi beğenmediniz? Size birşey beğendirmek de ne zor! Alışkınım Efendim. Hem seyirci, hem ben, zor beğeniriz. Zor beğenen okuyucuyla da başa çıkabilirim. İnsanlar yazışa yazışa anlaşırlar. Ya da anlaşmazlar. Hayvanların koklaşmayöntemi, yemek pişirmekte daha uygun olabilir. Ama internet üzerinden zor olur. Yazışmakla idare edeceğiz.

Afiyet, şeker.

Tags: Turkish Journal

0 responses so far ↓

  • There are no comments yet...Kick things off by filling out the form below.

Leave a Comment