Elif Savas Felsen – Yazilar

Elif Savas Felsen – Yazilar header image 2

İtfaiyecinin Eylül Aşkı…

September 1st, 2004 · No Comments


 11 Eylül’ün üzerinden tam üç yıl geçmiş… 10 Eylül 2001’de binaların tüm haşmetleriyle yükseldiği alan bugün dümdüz. Yanmış, parçalanmış, ufalanmış metro yolları, otomobil parkı, çölde susuzluktan ölüp de cesedi çürümeye yüz tutmuş bir hayvanın derisinden fırlayan kaburga kemikleri gibi ortalık yerde. Harçta cesetler var hala. Bir ülkenin örselenen gururu da cabası.

 

Ama o da nesi? Küllerden yaşam bulan Zümrüd’ü Anka kuşu gibi, havada aşk kokusu var. Hem de en tahmin edilmeyecek yerlerden yeşeren, başını gösteren cinsten! Tahammülsüzün uygun değildir diye ayağının altına almaya çalıştığı bir çılgın yaratık… Psikiyatrinin yaraştıracağı bir başka ad vardır mutlaka bu fenomene. Şimdilerde teşhissiz duygulara kapılmak pek “out” zaten. Hislerinize henüz bir yafta yapıştırılmamışsa adamdan sayılmıyorsunuz. “Böyle mi hissediyorsunuz? Yok Efendim, bir yanlışınız olmalı. Olsa olsa fırıltimozosis sendromunun bir çeşididir ki layikiyle şöyle hissedilir. İki sakinleştirici yutun, bir de spaya gidin, geçer.”

 

Eylül 11’den bir süre sonra itfaiyeciler evlerine süklüm püklüm gelip karılarına itiraflarda bulunmaya başladılar. Açılış aşağı yukarı aynıydı: Nasıl olup da böyle birşey gelmişti başlarına? Hayretti. Karılarıyla araları çok sıcak değildi bir süredir. Belki ondandı. Karılarının hiçbir suçu yoktu, kendilerinin içinde şeytan vardı. Evet, evet, karıları ağlamamalıydı, itfaiyecilerden nefret etmeliydi. “Ben çok kötü bir adamım… Çocuklarımın anasına nasıl böyle şey yaparım? Şimdi itiraf ettiğime göre, söyleyeceğim şu ki… Seni terkediyorum hayatım.” Gerçekte ne kadarına cesaret edip söylemistirler bu lafların salya sümük ağlayan karılarına, onu bilemem.

 

Olan şu ki, on-oniki kişi kadar bir grup itfaiyeci, 11 Eylül cehenneminde omuz omuza yaşam savaşı verdikleri ve yıkılan demir ve beton yığınlarının arasında kaybettikleri yoldaşlarının karılarına aşık oluverdiler! O gün dul kalmış bir kadın bugün başka bir itfaiyecinin kollarında, yeni bebeğiyle gülümsüyor. Aynı gün kocası eve sağ döndü diye mutluluktan havalara uçan bir başka kadın ise boşanmış hayata uyum sağlamaya çalışıyor. İşin daha da garibi, bu kadınları karşılaştırsanız pek bir farka rastlayamazsınız. Aynı yaşlarda, aynı fizyonomide (ister inanın, ister inanmayın; Amerikan itfaiyecileri birbirine benzediği gibi, Amerikan itfaiyeci karıları da belli bir tiptir.), benzer evlerde yaşayan kadınlar bunlar. Ama işte birşey var ki ve o şey öyle bir şey ki, o şey eski evde yok, yenisinde var.

 

Felaketin hemen sonrasında New York İtfaiyesi terapistleri harekete geçirdi. Binlerce ölü ve yaralının arasında, tüm dünyanın gözü önünde yas tutmak zorunda kalan insanların yaralarını terapistler sarmaya çalıştılar. Bu sırada hayatta kalan itfaiyeciler ve karıları da unutulmadı. En korkulan post-travmatik stres sendromu idi. PTSD belalı şey. Savaş alanından çıkmış askerden, korkunç kazalar yaşamış sivile kadar, hayatı derinden tehdit eden olaylardan sağ kurtulmuş birçoklarının yakasına yapışan bir illet. En ağır durumlarda, hastayı çivisinden söküp canlara kıymaya kadar sürüklüyor. Bizim birkaç çapkın itfaiyecimizin çivileri pek sağlam olmalı ki, onların sürüklendikleri tek yer dostane birer bağır!

 

Çok fazla yüklenmemek lazım aşk üçgeninin kahramanlarına. Hayatları o malum günden sonra bir daha eski haline dönmemek üzere değişti. Önce ünlü oldular. Hem de çok ünlü oldular.  Eskiden de itfaiyeci karıları övünerek kollarına takıyordu bu boylu poslu, takvimden fırlamış suratlı Herkülleri. Ama Eylül 11, şöhretlerine bir de saygınlık kattı. New York itfaiyecisiyim deyin, Hitler’e suikast düzenleyip de başarmış olsanız o kadar ilgi görmezsiniz!

 

Sonra para geldi. Tazminatlar itfaiyeci dullarını birer milyonere dönüştürdü. Evlerine yollanan binlerce taziye mektubunu açıp cevaplamak için birkaç asistan tutacak kadar zenginleştiler.

 

Senaryoyu yazalım: bu tarafta hayatı büyük bir acıyla altüst olmuş dul ve zengin kadın. Diğer tarafta egosu iyice şişirilmiş adam. Bu tarafta evinde kapı gibi bir itfaiyeci kocanın özlemiyle yanan kadın. Öbür tarafta taze aşk, yepyeni ama kurulu bir yuva arayan adam. Bu iki karakter arasında yeşermeye mahkum aşk hikayesini görememeniz imkansız. Haaaa, arada kalan “itfaiyecinin karısı” karakterini unuttuk…

 

İtfaiyecinin terkedilen karısı 11 Eylül dullarının arasında tuhaf bir sandalye tutuyor. Ziyaret edecek mezarı yok ama evi mezar kadar sessiz. Taziye mektubu almıyor ama etrafının acıyan bakışlarının altında eziliyor. Tabii herşey kapkara değil ufukta. Ona da ikiz kulelerin yıkıntıları altında ruhunu kaybetmiş bir itfaiyeci bulunur aşık olacak. Belki de Irak’tan dönmeyi bekleyen bir New Yorklu asker, böyle bir kadının hayaliyle yanıp tutuşuyordur… Psiliyatride buna da bir teşhis vardır elbet.

 

Bu restoranda yemeli: Yazarınız gururla sunar: Meskerem Restoran. New York Günlükleri’nin restoran, tiyatro, sanat vesaire bölümleri taraflı olayım diye yaratılmış bölümler. Ve yemek konusunda taraflıyım. Ben zevkleri ve renkleri tartışmaktan yanayımdır… Tartışmadan zaferle çıkan ben olduğum sürece tabii! En sevdiğim mutfaklardan biri Etiyopya mutfağı. Etiyopya’daki açlıkla ilgili şakalarınızı kendinize saklayıp okumaya devam edin. Önce önünüze tef unundan yapılmış, süngerimsi dokuda, ekşimsi tatta, masa büyüklüğünde yassı bir ekmek geliyor. Tef, yöreye özel bir hububat. İnjera denen ekmeği yapmak büyük bir ustalık. Herkes kendine özgü tarifini aile mirası gibi, büyük bir kıskançlıkla saklıyor. Unu kendi kendine günlerce mayalandırıyorsunuz ve injera yapacağınız baza ulaşıyorsunuz. Ben injera yapma macerasına birçok kereler atıldım. Övünerek söylüyorum: başarım yüzde 30. Garsonunuz (ki genellikle Etiyopyalı bir huri kişidir) küçük tabaklarda, bu ekmeğin çeşitli yerlerine ısmarladıklarınızı döküyor: baharatlara bezenmiş, yağdan ışıldayan bakliyat püreleri, haşlanmış yumurtayla süslenmiş tavuk parçaları, etler ve benim favorim: kitfo! Kitfo, bıçakla kıyılmış, yağ ve baharatla tatlandırılmış çiğ et. Burun kıvırıp suratınızı ekşitmeden önce yediğiniz çiğköfteleri, birsürü paralar bayıldığınız suşileri, tartar biftekleri hatırlatmak isterim. Başlıyorsunuz parçalar koparmaya ekmekten, ekmeğinizi kaşık gibi kullanıp daldırıyorsunuz efsunlu karışımlara. New York’ta Etiyopya Mutfağı’nın en iyi tadılacağı yer Meskerem Restoran. İki şubesi de kalite açısından  çok yakın. 5 üzerinden lezzet: 5, fiyat: 5, porsiyon: 5, dekor: 3, servis: 5.

Tags: New York Günlükleri

0 responses so far ↓

  • There are no comments yet...Kick things off by filling out the form below.

Leave a Comment