Elif Savas Felsen – Yazilar

Elif Savas Felsen – Yazilar header image 2

Kahvaltıda Ne Var?

March 18th, 2010 · No Comments

Seneler önce bana, sabahları kalkınca yağsız sütle ıslattığım tahıl gevreği veya buğday lapasıyla kahvaltı edeceğim söylense, gülüp geçerdim. Kahvaltı pek severek yediğim bir öğün değildi. Herkesin karnı guruldarken benim kalkma saatinden iki saat sonra zevkle birşey yemem imkansızdı. Üstelik her sabah her sabah temcit pilavı gibi önüme sürülen bir parça peynir, ekmek, kuru üzüm kılıklı zeytinler ve bal da hiç iştahımı açacak cinsten şeyler değillerdi. Ama anneciğim ne yapabilirdi? Sabahın köründe kendini, beni, evi hazırlayıp iş için yola düşmeden önce poğaçalar pişirecek hali yoktu. Yine de her sabah yaptığımız o kahvaltıları, gazete kağıtları arasında sohbetlerimizi özlemle hatırlıyorum.

Şimdi, Türkiye’den çok uzakta, haftanın koşuşturması içinde, haftasonu tatlı tembelliğimizi ve Türk kahvaltımızı heyecanla bekliyoruz. Birkaç cins peynir, zeytin, meyva, domates, hıyar, reçeller, tahin-pekmez, kaymak, ekmek, simit ve çay… Tereyağda yumurta. Bazen sucuk. Sırf kahvaltıya eklemek için simit yapmayı öğrendim ben. Sokak simiti ama. Pastahanenin tombul simitleri beni açmaz.

Bir zamanlar, Edirne’nin bir köyüne gitmiştim. Çocukken. Uzak bir akrabanın düğünü vardı. Kahvaltıda çorba içmiştik. O akrabaları görmedim bir daha. İsimlerini bile bilmiyorum. Ama çorbanın tadı hatıramda.

Macaristan’a tatile gittim büyüyünce. Yanımda kocamla. Budapeşte’de kaldığımız küçücük pansiyonun sahibi, hergün bir kutu ördek pate açtı onurumuza. Almanya’da kaldığımız zimmer frei cinsi evlerin hanımları sanki kahvaltıları uzun zamandır görmedikleri akrabaları için hazırlıyorlardı. Ben ve kocam ve bu sefer küçük oğlumun değil bir oturuşta, üç öğün yesek bitiremeyeceğimiz bollukta şarküteri, ekmek, süt, kahve, reçel… Beğenip beğenmediğimizi anlamak için bütün kahvaltı boyunca başımızda durdukları gibi, üstelik evlerinden yollarken, bir de yolluk sandöviçler tutuşturuyorlardı elimize.

Fransa’da bir kahve, bir çikolatalı kruasanla ayaküstü idare edip müzelere yollandık. İspanya’da churrolarımızı sıcak kakaoya batırdık. (Churro: çurro. Yağda kızartılıp, üzerine pudra şekeri ve bazen tarçın dökülen bir çeşit tatlı hamur) . Tayland’daki otelimizde ben pirinç lapasına soya sosu dökmeyi tercih ettim. Bizler kahvaltımızı tuzluyla yapmayı severiz, Amerikalılar tatlıyla. Ben kocamın şekerli kahvaltısına alıştım, o da benim tuzlularıma. İlk tanıştığımızda gittiğimiz bir Etiyopya restoranı vardı. Sabahları çok lezzetli bir sandöviç yapıyorlardı: Çıtır çıtır ekmeğin arasına nefis soslu bir kaşık dolusu kuru fasulye! Arasıra Çin restoranlarında kahvaltı yapıyoruz. Çok geniş ve kırmızı boyalı salonlarda, yüzlerce kişiyle, yanımızdan geçen yemek arabasına el edip Çin yemeklerinin mezeleri denilebilecek cinsten harikalardan tadarak.

Cumartesi sabahı daha kimsecikler uyanmadan, sırtım ürpere ürpere mutfağa gidip bir kek yapıyorum bazen. Ya da menemen malzemesi hazırlıyorum. Ya da kurabiyeler. Poğaça. Yağda kızarmış yumurtalı ekmek. Domates soslu sosis. Krep. Sonra oğlumun koynuna girip, lezzetli kokulara uyanmasını bekliyorum. Pazar sabahı ne yapsam diye düşünüyorum.

Dünyada milyonlarca kadın, hafta içinin koşuşturmacasında ailelerinin karınları kadar beslemeyemedikleri ruhlarını beslemek için sabahın seherinde kalkıyorlardır. Belki bir yumurta kırmak için. Çorba, lapa hazırlamak için. Pilav pişirmek için. Kurutulmuş balığı didiklemek için. Türkiye’de peynir tabağını hazırlıyorlardır. Amerika’da domuz pastırmasını dolaptan çıkarıyorlardır. Her ne hazırlıyorlarsa hazırlasınlar, amaç aynı ve sonuç da iştah açıcı kokulara uyanan bir aile. Belki doğumgünlerinde çocukları ve kocaları hazırlıyordur birşeyler de sürpriz oluyordur onlara.

Öğlen yemekleri, akşam yemekleri, özenilen her yemek, sevgiyle hazırlanan her tabak çok özel de, belki uyumak ve uyanmak pek masum birşey diye midir, nedir? Kahvaltının yeri başka.

Bir zaman sokak simidinin tarifini vermişim burada:

http://www.turkishjournal.com/i.php?mid=558&yid=17

Bu sefer mıhlama olsun. Yakışır yanına. İngilizler’in rarebit dedikleri nefis birşey vardır, onu hatılatıyor bana.

Mıhlama:

2 çorba kaşığı tereyağı tavada eritmeli, çatalla çırparken üzerine 2 çorba kaşığı mısır ununu serpiştirmeli. Ağır ateşte hafif renk alana kadar kavurmalı. Yaklaşık 4 ounce (100 gram gibi) Trabzon Peyniri’ni ekleyip yine çırpmalı. Çok koyu olduysa azıcık süt katmalı. Eh be kadın, ben Amerika’da Trabzon Peyniri’ni ner’den bulayım? Haklısınız kardeşim. Onun yerine string cheese, cheddar cheese, mozarella karışımı kullanın. O kadar huysuz olmayınız! Huysuzluk bana mahsus!

Bence bu anca bana yeter. O yüzden bütün malzemeleri ikiye, hatta üçe katlamalı.

Hani daha bir sosyetik olsun istenirse, fırına dayanıklı bir kaba koyup, ızgaranın altında üstünü hafif yakmalı. Bu haftasonu mıhlama yapmayanı dövmeli!

Afiyet, şeker!

Tags: Turkish Journal

0 responses so far ↓

  • There are no comments yet...Kick things off by filling out the form below.

Leave a Comment