Elif Savas Felsen – Yazilar

Elif Savas Felsen – Yazilar header image 1

Hergün Şükran Günü!

February 11th, 2013 · 2 Comments

Sizler Türkiye’de yepyeni bir yıla hazırlanmanın heyecanını yaşarken, biz Amerika’da önce Cadılar Bayramı, sonra Şükran Günü ve üstüne gelen Noel’i kutlamanın yorgunluğunu, yılbaşı gecesi koltuklarımızda pinekleyerek atmaya çalışacağız. Öyle diyorum ama ben kendimi bilirim! Yine Aralık ayının 27’si gibi dayanamam da arkadaşlarımı aramaya başlarım ben! “Haydin bize gelin dostlar! Evet, hepimiz kutlaya kutlaya yorgun düştük ama yeni yıla her gün girilmez ki! Hem ben neler neler pişireceğim, görün!”

Cadılar Bayramı hepimizin kılıktan kılığa girdiği, kurtlarımızı döktüğümüz bir bayram. Noel, Hristiyanlar’ın dini bayramı ama bizim evde yine de bir yemek ziyafeti veririz. Maksat sevdiklerimizle ekmek paylaşalım. Şükran Günü ise bambaşka. Şükran Günü aile ve dostların masanın etrafına oturup saatlerce ve tıka basa yemek yediği gündür Amerika’da. Amerika’ya ait bir kutlamadır. Tarihi eskidir. Amerika’ya ilk yerleşen beyazlar yeni topraklara alışamamışlar, Avrupa’dan getirdikleri tohumlar ya kurumuş, ya çürümüş. Amerika’ya has meyve sebzeyi de yetiştirmeyi bilmiyorlar, ellerini nere atsalar o şey bozuluyor. Kara kara düşünmekteler: önümüz kış! Bu yaban kıtada açlıktan, hastalıktan telef olacaklar! Zaten ilk yerleşimcilerin çoğu da böyle ölüp gitmiş. Yeni komşularının içler acısı halini gören yerli halk onlara yiyecekler taşımış, hepsinin hayatını kurtarmış. Buna teşekkürlerini sunmak için beyazlar yerlileri büyük bir ziyafete davet etmişler, yenip içilmiş. 53 beyaz ve 90 yerli hep beraber  toprak ananın nimetlerine şükretmiş. Beyazlarla yerlilerin barış içinde birarada oldukları ender ve dokunaklı anlardan biri olsa gerek. Yıllar sonra bugünün hatırasına bayram ilan edilmiş. Sonradan yerli halkın başına gelenler hatırayı biraz da olsa örselemiş olmalı ki, şimdi Şükran Günü’nün kızılderililerle ilişkisi çok anılmıyor. Bazı evlerin bahçelerinde mutlu kızılderili çocukların resimlerini görüyorum ama çok ender.

 

Bugün Amerika’da Şükran Günü’nün geleneksel yemeği hindidir. Hindi Amerika’ya özgü bir hayvan. Ülke ilk kurulduğunda Benjamin Franklin amblemi hindi olsun istemiş; ne de olsa beyazların hayatını kurtarmış yiyeceklerden biriydi hindi. Ancak hindi fazla maço gelmemiş olmalı ki, oy birliğiyle kartalı seçmişler. Kartal asil hayvan, güzel bir kuş ama oturup karın doyurmaya gelince bir işe yaramaz ki! Hindi olmalıydı bence Amerika’nın sembolü. Gösterişli değil ama yararlı.

İlk Şükran Günü’nde yedikleriyle bugün yediklerimiz aşağı yukarı aynı. Birkaç önemli fark dışında. Bolca deniz ürünü yemişler- ki bulunduklşarı bölgede en kolay bulunan şey deniz ürünleriydi.  Hindi ve daha birçok av hayvanı yenmiş. Kabaklı pay pişirilmemiş çünkü fırınları yokmuş! Ve ekmek de yapamamışlar çünkü ektikleri buğdayları biçememişler.  Ama bolca meyva varmış masada. Açlığın kıyısında, bilmedikleri bir yeni dünyada yeni bir hayata atılan bu maceracı aileler için bütün bu yemekler çok lezzetli olmalı.

Ben Türkiye’de kutlanan yılbaşlarının batıdan alınma kuru bir gösteriş ötesinde, aslında bir yılı daha yaşamış olmanın mutluluğu ve gelecek yıla merhaba diyebilmenin şükran duygularıyla kutlandığını hissederim hep. Dini geleneklere bağlı olmayan, neredeyse seküler bir şükran günüdür yılbaşı pekçoğumuz için. Acısı ve tatlııyla geçen bir yıl ve önümüzde nice güzel umutlara gebe yepyeni bir yıl! Ben çocukken kolayca alınamayacak şeylerle donatırlardı masayı: kuruyemiş, pastırma… Şimdi daha kolay alıyoruz bunları- en azından bizim evimizde. Tabii yılbaşı gecesi bile elini oturduğu koltuktan atıp kuruyemiş tabağında dolaştıramayanlarımız da var. Umarım onların masaları da bir şekilde lezzetli şeylerle donatılır. Ya da belki bir komşuları vardır, evlerinin kapısını açar, toprak ananın nimetlerini paylaşırlar kendilerinden daha zorda olanlara. Ya da belki öyle bir ailenin çocuğuna bir çikolata veren çıkar. Bir kahkaha bir kilo pirzola gibidir derlerdi. Belki bir sıcak bakışla birbirimizin içini ısıtırız. Birbirimizin desteğine, varlığına şükrederiz, masamızdaki lezzetli yemeklere şükrederken.

→ 2 CommentsTags: Lezzet/ Peynir Gemisi

Dolma Sarma Sarmalama

December 6th, 2012 · No Comments

 

Ne yazık ki kayınvalidemin yemek yapma faslını kapattığı dönemde tanıştım kendisiyle. Zaten pek sevmezmiş, üstelik çok güzel yemek pişirdiği de yokmuş ama ben tanıştığımda hemen hemen hiçbirşey pişirmeme noktasındaydı. Ender gittiğimiz akşam yemeklerinde buzluktan kırağı yemiş hazır birşeyler çıkarıp sürüyordu önümüze. Öyle bir bıkkınlık hali.

Oysa kocamın çocukluğundan özlemle hatırladığı birkaç yemek vardı. Mesela biberli biftek. Yağda kızartılmış Çin makarnaları. Limonlu pay. Bir de kayınvalidemin hiç ama hiç yemek yapmasını sevmeyen, yapsa da beceremeyen annesinden kalma iki adet nefis reçetesi: lahana çorbası ve lahana sarması.

Doğu Avrupa Yahudileri, lezzetli yemekleriyle meşhur değiller. Malum, o taraflarda meyve, sebze sınırlı. Çoğu yemek et ve tavuk. Domuz da lezzetli ancak yenemez birşey olduğundan, kala kala boca patates ve lahana kalıyor ortada. Ama yine de Doğu Avrupa Yahudi yemeklerinde bir dürüstlük sezerim ben. Yemekte dürüstlük nasıl oluyor derseniz, elinizdeki kısıtlı yemekleri acaip hallere sokmadan, malzemenin saf tadını ortaya çıkararak, basit, besleyici ve ucuz yemekler yapmak, benim görüşümde dürüst yemek yapmaktır. Lahana çorbası ve sarması da bunlardan.

Lahanayı Anadolu’da gördüğümüz gibi serçe parmak boyutlarında sarmıyorlar. Daha bir dikdörtgen, daha irice, içinde et, pirinç ve bolca kuru üzüm, şeker ve limon veya sirke ekşisiyle yapıyorlar. Üzerine de domates sosu döküyorlar. İnsanın ağzının içinde havai fişek atışlarına sebep olan bir tat! Belki sizin annenizin yaptığı tarz değil ama başkasının annesinin yaptığı, kendne göre çok leziz bir sarma. Çorbası da hemen hemen aynı, kemikli et suyuna yapılan, bolca karabiberli, elşili, tatlılı, üzümlü bir cümbüş.

Buna çok benzer bir sarma ta İsveç’te var. Onun hikayesi de pek hoş: İsveç Kralı 12. Charles, 1709’da Ruslar’la giriştiği bir savaşı kaybedince ülkesinden tasını tarağını toplayıp Moldovya’ya kaçar. Moldovya malum, o zamanlar Osmanlı toprağı. Orada iki yıl Osmanlılar’ı Ruslar’a karşı birlikte savaşa girmeye ikna etmeye çalışır. Sonunda yine toplanır, ülkesine geri döner. Dönerken de savaşa para yetiştirmek için borç taktığı Osmanlı işadamlarını da peşinde sürükler.  Bu işadamları 1716 ile 1732 yılları arasında Stockholm’de yaşarlar ve bugün İsveçliler’in mutfağında önemli yeri olan lahana sarmasını oralara taşımış olurlar. O kadar ki, 1755’te ünlü İsveçli aşçı Warg tarafından yazılan yemekkitabına bile girer reçetesi.

Bugün İsveçliler’in göçmenlerle zenginleşmiş tarihlerini onurlandırdıkları, Lahana Dolması (sarması olmalı ama o başka bir yazı konusu!) Günü var. Günün her saatinde efenim işte dolma Türktür, Yunandır vesaire diye kapışma imkanlarımız varken, ben diyorum ki ticaretle, savaşla, kültürlerin koyun koyuna sarmaşmasıyla birbirine karışmış, içinden çıkılması imkansız ve üstelik de gereksiz konular üzerinde tartışmak yerine, şu yemek denen şey nasıl birşey ki, coğrafyaları, tarihleri, dinleri, kültürleri aşıp da geliyor, sofralarda yerini buluyor, ona hayranlık duyup mutlu olalım! Aynı yemekleri paylaşan farklı insanları sofralarımıza davet edelim. Birbirimizle uğraşacağımıza, annelerimizin tariflerini değiş tokuş edip hayatı kutlayalım!

→ No CommentsTags: Lezzet/ Peynir Gemisi

Tuz

November 13th, 2012 · No Comments

 

Çok eskiden bir film seyretmiştim; tuz gölünden tuz taşıyan Hintli köylülerin zavallı halleriyle ilgiliydi. O zaman öğrendim ki benim yumurtama düşünmeden sallayıverdiğim tuzluğun içini doldurmak için ayakları cılk yara olan fukaralar varmış bu dünyada.

Çocukken herşey şaşkınlık veriyor ama meğer tuz bir çeşit kaya imiş, taş imiş, öğrenip nasıl afalladığımı çok iyi hatırlıyorum! Hele keçiler tuzlu kaya yalamayı çok severlermiş, onu da yemeğime tuzu basarken , bana “Ne o? Keçi gibisin yahu!” diyen birinden öğrenmiştim.

Bir zamandır orijinal tuz modası var Amerika’da. Benim bildiğim bir beyaz tuz idi. O da Türkiye’dekinden farklı, daha az keskin. Bunu öğrenmem diğer bilgileri öğrenmem kadar eğlenceli olmamıştı. Amerika’da elim alışmış, Türkiye’de babamlara bir yoğurtlu makarna yapayım dedim ki o da nesi! Tuzdan yenmiyor! Sanki tuza yoğurt eklemişim! Meğer unutmuşum ben vatanımın tuzunu! Ne kadar keskin olduğu çıkmış aklımdan. Ama Tuz Baharı mı desek, tuz modası mı, şimdilerde Amerika’da bir tuz çeşitleri var ki, Türkiye’deki mütevazı tuzla karıştırmak mümkün değil. Pembe, siyah, mor, iri, ufacık, gümüşi, pırıl pırıl kristaller! Kimi Hindistan’dan, kimi Himalayalardan getirmiş, ufak kutucuklara koymuş, tatları farklı tuzları satıyorlar. Sadece keskinlikte değil tat farkı- her ne kadar tuz dediğimiz şey sonuçta bir mineral ise de, nereden geldiğine göre, tadında farklılıklar oluyor. İmkanı olan yemekseverlere tavsiyem, böyle farklı bölgelerden toplanmış tuzlardan birkaç çeşit edinip, yemeklerin üzerine serpmeden, minik kaşıklarla tatmak ve farklarını anlamaya çalışmak. Bu tecrübeden sonra, bir daha tuz deyip geçemeyeceksiniz!

Dünya yüzünde insan yaratığının başka yaratıklardan daha başarılı olmasının ve hakimiyetinin sebeplerinde biri, tuzun et üzerindeki koruyucu özelliğini keşfetmiş olması. Binlerce yıldır et saklamak için kullanıyoruz tuzu. Tuz olmasa, et- balık tuzlanamasa, zor zamanlarda heba olup giderdi topluluklar. Bilinen en eski tuz madeni, Milattan Önce 6000’li yıllarda kullanıldığı anlaşılan, Romanya’da bir tarihi maden. Bu insanların kalıntılarından anlıyoruz ki, sadece madenden tuz çıkartmakla yetinmemişler, tuzlu suyu kaynatıp da tuz edinmeyi biliyorlarmış. Mısırlılar Fenikeliler’e tuz satar, karşılığında tuzlanmış balık alırlarmış. Mezarlarında ölülere, içinde tuz olan kaplar bırakmışlar ki, vefat eden diğer dünyada zorluk çekmesin, tuzsuz kalmasın.

Keltler, eski Yunan ve Roma milletlerine tuz sağlar ve karşılığında lüks eşya ve yiyecekler alırlarmış. İngilizce salary, maaş demektir ve Latince tuz kelimesinden gelir. Zamanında Romalılar, askerlerine tuzla ödeme yaparlarmış, oradan kalma bir kelimedir. Türkçe’de de kullanılan salata kelimesi, “tuzlanmış” demektir. Romalılar’ın yeşil yaprakları tuzlayarak yeme geleneğinden.

Hindistan’ın bağımsızlık hareketini başlatan Mahatma Gandi, ilk pasif protestosunu, İngilizler’e karşı tuz eylemi yaparak başlatmıştı. Çok dokunaklı ve ürpertici bir protestodur. İngilizler, Hintliler’in kendi göllerinden tuz çıkartmalarına izin vermiyorlar, kurdukları şirketler aracılığıyla halka satıyorlardı. Gandi, bölgedeki köylülerle birlikte tuz yapmaya girişmiş, milyonlarca Hintli’yi harekete geçirmiş, binlerce insan dayak yemiş, hırpalanmış, 80bin kişi tutuklanmış (Seksenbin! Dile kolay.) ama sonunda direnişi kıramayan İngilizler geri çekilmiş ve bu da bağımsızlık çabasının dönüm noktası olmuştu.

 

Bugün, özellikle geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde, herkesin tuz kullanacak kadar maddi gücü olduğu  düşünülerek, tuzun içine bazı faydalı maddeler koyuyorlar. Mesela zeka geriliğini önleyen iyot, kemikleri güçlendiren flor, kansızlığa deva demir. Tuzun fazlasının da, hiç olmamasının da zararlı olduğu biliniyor. Ama insan tabiatı öyle birşey ki, illa aşırı gidecek! Ya tuzlama yapacak yemeğini, ya da tuzu öcü gibi gösterecek. Orta yolu tutturmak hani neredeyse doğamıza karşı bir hayal! Zararı, faydası bir yana, tuzsuz yumurtayı düşünemiyorum ben! Tuza batrılmış kuru soğan gibisi var mı? Kurabiye hamuruna bile bir çimdik tuz atarız ki, diğer tatlar canlansın, yüzlerine renk gelsin.

Tevrat’taki bir hikaye anlatır: Sodom ve Gomorra adlı günahkar şehirlerden uzaklaşırken, asla arkasına bakmaması tembihlenen Lot’un karısı, içindeki meraka yenilmiş de, gözümün ucuyla ne oluyor diye bakayım demesiyle, tuzdan kayaya dönüşmesi bir olmuş! Tuzluğunu durdurmasını bilmeyenlere, doktor ihtarı gibi birşey! Ama yine kutsal kitapların bazı yerlerinde, bir tutam tuz ile, güzel sohbetin benzerliklerinden bahsedilir. Öyle de sevilesi, üstüne titrenesi bir hazdır tuz. Demek herşeyde olduğu gibi, tuzda da orta yolu bulup, dünya nimetlerinden payımızı alabileceğiz. Dünya üzerindeki binlerce yıllık maceramızda, bazen vazgeçilmez yoldaşımız tuz sayesinde hayatta kalabildiğimizi unutmadan.

→ No CommentsTags: Lezzet/ Peynir Gemisi

Meyve misin, Sebze mi?

October 5th, 2012 · 3 Comments

Çocuktan al haberi derler, geçen hafta çocuk sayesinde meyvemi, sebzemi öğrendim. Artık hangisi nedir, bileceğim. Umarım!

Oğlumla sınıf projesi olarak neye meyve, neye sebze derler, farkları nedir ve neden herkes meyve sebzesini yanlış biliyor diye bir konuya soyunduk. İyiki de soyunmuşuz! Meğer ben de pek birşey bilmiyormuşum. Oğlanla sokaklarda, pazarlarda, restoranlarda sorduk ve çoğu insan da benim gibi, farklarını bilmiyor.

Gülmeyin, gülmeyin! Hele hiç ayıplamayın! Şimdi hiç internetten araştırmadan cevaplayın bakalım: Karnıbahar meyve midir, sebze mi? Karnıbahar sebzedir ama hem de çiçektir. Kolay bir soruyla başladım ki, okumayı sürdüresiniz. Şimdi daha zoru: Domates meyve midir, sebze mi? Sebze dediyseniz sınıfta kaldınız. Domates meyvedir! Doğrusu ben bunu doğru biliyordum. Hatta eskiden ikide birde birilerine sorup, yanlış cevap alıp, dalgamı geçmeyi de pek severdim. İtiraf ediyorum. Ama dersimi aldım, dalga geçecek halim filan kalmadı. Bu kadar zaman bu dünyada yaşamışım, bu kadar mürekkep yalamışım, okul sıralarında dirsek çürütmüşüm, mesela dolmalık biberin botanik olarak aslında bir meyve olduğunu bilmeden gelip geçecekmişim hayattan!  Evet efenim, meğer bizim kırk yıllık biber meyve imiş! Ve patlıcan. Ve hatta mercimek!!!

Anlaşılan o ki, bir bitkiyi nasıl yediğimiz, onun ne olduğu hakkında yanlış bir imaj bırakıyor aklımızın köşesinde. Eğer tuzlu yiyorsa sebze diyoruz, tatlı yiyorsak meyve. Mesela avokadoyu tuz, limon ve sarımsakla ezerek yiyen Meksikalılar, sebze mi, meyve mi sorusuna sebze diye cevap verirlermiş. Oysa milk shake gibi şekerli yiyen Brazilyalılar meyve dermiş. Doğrusu hangisi? Avokado, avokado ağacının meyvesidir.

En basit açıklamasıyla, eğer bir bitkinin bahsettiğimiz bölümünde çekirdek varsa, o meyvedir. Bitkilerin diğer yenebilen bölümlerine, örneğin yaprak, sap ve köküne sebze denir. Tuzla şekerle ilgisi yok.  Türk Mutfağı, meyvelerin et, tavukla pişirildiği tariflerini kaybetmemiş olsaydı, mutlaka meyve-sebze farkına daha açık fikirli yaklaşabilirdik. Kayısılı etler, kuru meyveli tavuklar, meyvelerin tuzlu yiyeceklerle de yendiğini hatırlatıyor. Örneğin ben geçenlerde Malta Eriği ağacımdan topladığım meyvelerle bir kebap yaptım ki, Lezzet okurlarının ağzına layık! Bir meyve, bir köfte şeklinde sıralanan bu kebapın tatlılı, ekşili, kıymalı nefis tadı meyveyi tuzlu düşünemeyen, daha tutucu damaklar için bile denemeye değer.

Sonra hatırladım ki, Gavur Dağı salatasına nar ekşisi koyar, yine tuzluda tatlının peşine düşeriz. Zeytinyağlı dolmalarımıza kuru üzüm koymazsak olmaz. Çok bol soğan, uzun uzun pişirilince neredeyse tatlılaşır. Mevsimsiz domatesin tadına, şekerle müdahale ederiz.

 

Ya tatlı yenen sebzeler? İşte o konuda biraz düşünmem gerekti. Ispanaklı keki biliyorum mesela. Bezelye ve taze fasulye de botanik açıdan meyve ama zeytinyağlılara eklediğimiz bir çimdik şekerden başka tatlısı olmuyor bunların. Sonra biraz daha zorladım hafızamı ve havuçlu keki hatırladım. Ama çikolata ve kabaklı kek uymadı mesela. Çünkü kabak aslında meyvedir! Ve tabii bal kabağı da. Çin ve Japon mutfaklarında, tatlılarda kullanılan şekerli kuru fasulye ezmesini de kullanamadım listede. Çünkü fasulye de meyve.

Oğlumla projemizi, bir meyveli tuzlu yemek (Malta Erikli kebap) ve şekerli sebze(havuçlu muffin) pişirerek sona erdirdik. Öğretmeninden tam not aldı.

Bundan böyle, sabah kahvaltınızı yaparken hatırlayın: Türk kahvaltısında bolca meyve yenir! Zeytin, domates, hıyar ve biber. Hepsi meyve! Türk Mutfağı’nın sultanı, patlıcan da meyve. Meğer ne çok meyve yiyormuşuz da haberimiz yok!

 

→ 3 CommentsTags: Lezzet/ Peynir Gemisi

Kahvaltıma Dokunma!

September 19th, 2012 · No Comments

Öğlen ve akşam yemeklerinde gözü kara ben, yaşım ilerledikçe kahvaltılarda bir tutucu oldum ki, sormayın gitsin. Çocukken ara sıra mısır gevreğine özenirdim de, birkaç gün sonra geçerdi hevesim. Zaten sabahları yemek yemek ne zordur çocuklar için! Midenin uyanamamış olmasından öte, Türk kahvaltılarının öyle alel acele yapılamayacak bir ritüel olmasından belki. Sabah kahvaltısı, akşam yemeği kadar keyifle, yavaş yavaş, sindire sindire yenilecek birşey. Oysa kimin zamanı var? Ancak haftasonlarında tadı çıkıyor. Hafta içinde tıkınmaktan öte birşey değil. Hatta madem tıkınıyoruz, barı sokakta bir poğaça, bir de çayla tıkınalım da, adabıyla tıkınmış olalım diyesim geliyor. Sırf tıkınmak için o sofra hazırlanır mı sabah sabah?

Tıkınmalık kahvaltılar var dünyada. Kuş yeminden hallice mısır gevrekli kahvaltıyı ben tıkınmaya uygun buluyorum. Zaten tıkınmasanız süt gevreği gevreklikten çıkaracak, dişsiz nine mamasına çevirecek. İsterseniz tıkınmayın! Mısır gevreğinin kökünde tıkınmak var sanki. Amerika’ya yerleşince çeşit çeşit mısır gevrekleriyle tıkınmaya çalıştım yıllarca. Yok, olmuyor. Bünyeme uygun değil. Bir kere sabah sabah o kadar şekerli şey yemek içimi bulandırıyor. İkincisi, o şekerli şeyi yiyince, saat 10’da acıkıveriyorum! Tok tutacağına, kan şekerime musallat oluyor gevrek. Tıkınma üstüne tıkınma yaşamazsam midemi susturamıyorum.

Çare yok, senelerce bünye ile savaştıktan sonra, Türk kahvaltısına geri dönüş yaptım. Ama ne dönüş! Dönüşü muhteşem oldu: en acil sabahlarda bile demli çay, peynir çeşitleri, zeytin, reçel, bazen tahin ve pekmez, domates, meyve, bazen yumurta, kızarmış ekmek. Ve ne oldu dersiniz? Öğlene kadar tok tutmakla kalmadı bu kahvaltı, üstelik öğlen yemeğimi hafifletti ve kilomu sabitledi! Hoş ben kilo filan uğraşacak bir tip değilim. Esas güzel olan, sabah keyfimi geri getirdi.

Mısır gevreğini yiyen şişman Amerikan toplumuna bakıp da o kahvaltıyı benim güzelim kahvaltımla değişmek aptallıkmış. Orasını anladım. Ama başka ülkelerin de pek leziz kahvaltıları olduğunu unutmadan. Mısır gevreğinden başka kahvaltılığı yok mu şu Amerikalı’nın? Bazlaması var, sosisi, yumurtası, domuz pastırması ve kahvesi de tabii. Ya İspanyol’un uzun kızarmış hamuruyla içtiği sıcak çikolatası? Fransız’ın kahvesine eklediği croissantı, Uzak Doğu’nun kahvaltı kraliçesi pirinç lapası, Hintli’nin incecik pidesiyle koyu çorbası ve yumurtası, Etiyopyalı’nın çıtır ekmek arasına koyduğu yağlı kuru fasulyesi, Alman’ın salam ve peynir çeşitleriyle nefis ekmekleri.

Sokakta atıştırılan simitin tadı da bir başka olur, vapurda içilen çayın yanında. İnsanın midesini doyurması kadar, içini de ısıtması lazım kahvaltının; yoksa o gün ters başlayıp öyle söküle söküle ters gidiyor. Belki tıkınmak, tıkınmamak meselesi değil de mesele, uyanıklığın farkındayken yemek. Sırf o farkındalığı hissedebilmek ve güne güzel tarafından başlamak için, gerektiğinden yarım saat önce uyanmaya, çayı ocağa koyup buzdolabını sakin sakin açmaya değer bence. Evet, uyku da lazım bünyeye, ama keyifli bir sabah kahvaltısı daha bir lazım sanki.

→ No CommentsTags: Lezzet/ Peynir Gemisi

Bırak Biraz Da Biz Ölelim

August 8th, 2012 · No Comments

Nasrettin Hoca’nın çok sevdiğim ve yeri gelince kullandığım bir fıkrası vardır: Bir gün Hoca’yı büyük bir ziyafete davet ederler. Ziyafet mükellef, ortalık kalabalık. Hoca kendisine gösterilen bir odada kurulmuş yer sofrasına ilişir. Ortada pilav, cacık, hoşaf, tahta kaşıklar. Ancak değil yemek, tatmak mümkün değil! Oturmuş ensesi kat kat bir adamın teki, zevkten dört köşe, gözleri kaymış, ha babam de babam kaşıklıyor, kaşıkladıkça da kolunun yenine bıyığını, sakalını silip silip “Ooooohhhh…. Öldüm!” diyor.

Hoca sabırla bir beklemiş, iki beklemiş ama yok! Sıra ona gelmiyor, bir türlü kaşığını bir tabağa yaklaştıramıyor. Adam hapur hupur, ohhh, öldüm bittim homurtuları arasında sofrada yenecek birşey bırakmayacak! En sonunda dayanamamış Nasrettin hoca, lafı söyleyivermiş: Yettin yahu! Bırak da biraz da biz ölelim!”

Geçen gün New York şehrinin belediye başkanı, artık restoranların en büyük boy kolalı içecek satamayacaklarını açıklayınca bu fıkrayı hatırladım. Belediye başkanının amacı şişmanlığa bir son vermek. Şişmanlığın en büyük sebeplerinden biri şeker. Hareketsizlik, yağlı yemekler vesaire de çok önemli faktörler, ancak araştırmalardan ortaya çıkan şu ki, şeker kadar fenası yok. Amerika’ya gidenler bilir; herşeyin porsiyonu devasadır. Sanki kıtlıktan çıkılmış gibi, önce göze fesat geçirilmeli, sonra da mideye. Dilde bile bu aşırılığın izleri var: Çok doydum yerine çok doldum derler. Stuffed diye bir fiil vardır, doldurulmuş anlamında. Onu kullanırlar. Sanki zevkiyle yemiş de artık yiyecek hali kalmamış gibi değil de, başka türlü birşey: Dolduruldum- sanki birisi lezzetli lezzetsiz eline geçirdiğini boğazına tıkmış gibi.

Türkiye’de Amerikalılar’ın çok şişman olduğu kanısı var. Öyledir ancak Türkler de bir yaşı aştı mı, Amerikalılar’dan pek farklı görünmüyorlar göze. Belki bir de boyları var Amerikalılar’ın, bizim kısa boylu, tostoparlak teyzelerimiz fark edilmiyor. Ben çok uzun yıllardır Amerika’da yaşıyorum, etrafımda şişman insan hemen hemen yok gibi. Çünkü ne yazık ki Amerika’da şişmanlık bir sınıfa özel: şişmanlık fakirlikle geliyor.

Aklınıza gelen ne kadar muzur yemek varsa ucuz buralarda. Oysa sebze, meyve pahalı.  Fakir insanların oturdukları yerlere yakın marketler, bakkallar ya yok, ya da sadece patates cipsi türü şeyler satıyorlar. Bu insanların ne zamanları, ne enerjileri,  ne paraları ve doğrusu ne de moralleri var sağlıklı beslenmek için. Sağlıklı beslenmek demek, insanların ileride yaşamak için sebepleri ve umutları olması demek. Geleceğinden beklentisi olmayan, bezgin insan neden uzun yaşayacağım diye dertlensin? En iyisi kendisi kolalı sodaya ve cipse vermek. Hazır yiyecek üreten markalar da şekeri dolduruyorlar bu yiyeceklere ki daha bir tiryakilik oluşsun. Ortaya çıkan artık beslenmek ve hatta zevkiyle şöyle bir yemek yemek değil, tıkınmak, hayattaki mutsuzlukları bastırmaya çalışmak, şekere dayanamayan karıncalar gibi üşüşmek ve mide doldurmak.

İşte bu noktada, büyük porsiyonlar daha çok yediriyor insana ama o fakirin o zengine bırak da biraz da biz ölelim dediğini duyar gibi oluyorum ben. Sen hayatta zevk’ü sefadasın, bırak nasıl yaşayacaksam yaşayayım, öleceksem de öleyim.

Bu derdin devası nedir? Belki şeker yapılan mısırı desteklemekten vazgeçip, sebze meyve üreten insanları desteklemeli devlet. İnsanların insanlık dışı çalışma ortamlarında, bütün gün tükenmelerine engel olmak için eğitimlerini desteklemeli, sağlık servislerini parasız halletmeli. Ama görüyorsunuz, bunlar devlet politikaları, oysa sodayı yasaklamak ne de kolay! Fakiri küçük düşürmek, sanki ufak çocuklarmış gibi elindekini almak! Güzel bir laf vardır: Fakirlerin açlığını gidermek kolay, zenginlerin açlığını gidermek zor. Amerika’da obezitenin karanlık sebepleri bunlar. Bize hergün ailemizi ve dostlarımızı masanın etrafında toplamak, hem bedene, hem de ruha iyi gelen, kültürü ve sevgisi derin, lezzetli yemeklerle beslemeye çalışmak düşüyor.

→ No CommentsTags: Lezzet/ Peynir Gemisi

Kızılderili Mutfağı

June 18th, 2012 · 1 Comment

Bildiğim halde şaşırıyorum: Amerika kıtası Avrupalılar tarafından keşfedilmeden önce, Türk Mutfağı’nda domates yoktu! Nasıl olur? Bugün bir Türk evinde domates kalmamışsa, mutfağın kapısına kilit takılır. O domates bulunacak, yoksa hemen hemen hiçbir yemek yapılamaz. Ya patates? Patatessiz ev olur mu? Patatessiz mutfak, hayat damarlarından biri kırılmış yuvadır neredeyse. Ha, belki hergün patates yemeği yapmıyoruz ama ya kıtlık çıkarsa, savaş gelirse, sokağa çıkma yasağı ilan edilirse, bakkallar, marketler kapanırsa, kar yağarsa, kar yağmazsa, ne olur ne olmazsa? İlla soğanla birlikte duracak köşesinde. Bankada duran iki kuruş para gibi, belki çok değerli değil ama insanın başını yastığına koyup uyuması için lazım bir güvence.

Biz kızılderiliden domates, patates, mısır, tütün, çikolata aldık da, onlar hastalık, ölüm, kıyım dışında ne kazandılar? Karpuz.

Şaka bir yana (ki karpuz hakikaten Avrupalılar’ın Amerika’ya Afrika kıtasından getirdiği birşeydir- onun da hikayesi acı: zenci kölelerin yeme alışkanlığı olan bir meyveydi karpuz), kızılderili ne yer?

Amerika’da uzun yıllar yaşadım da, bir kızılderiliyi anca batı taraflarını dolaşırken gördüm. Benim bahsettiğim kızılderililer, bizlerin filmlerden tanıdığı, kemikli yüzlü, uzun, siyah ve düz saçlı kızılderililer tabii. Yoksa zenci halkın çoğunda kızılderili kanı var. Ve tabii beyazlarda da. Ama hani kovbov filmi kızılderilisini görmek için, o milletin sürüldüğü ve bugün kendi kendini yönettiği bölgelere gitmek lazım.

Öyle bir özerk bölgede yemiştim kızarmış kızılderili ekmeğini. Pek basit ve leziz: bildiğimiz ekmek hamurunu, pide gibi yayıp, bolca kızgın yağda kızartıyorlar. Üzerine tuzlu cinsten yemeklerini koyup yiyorlar. Aslında Avrupalı’dan sonra ortaya çıkmış bir ekmek cinsidir, çünkü Avrupalı’dan önce, amerika kıtasında buğday yoktu. Ekmekleri mısır unundan yapılmadır.

Tarihi yerleri ziyaret ettiğimizde öğreniyoruz ki, koskoca kıtada doğal olarak tek bir kızılderili milleti olmadığı gibi, tek bir kızılderili mutfağı da yok. Zaten kısıtlı olanaklarla ortaya çıkmış, pratik lezzetler var ortada. Fıstık ve çekirdeklerden yapılma unlar, soslar, çorbalar. Kuru fasulye çeşitleri. Av hayvanlarından sağlanan et, denizden, gölden çıkarılan balık ve deniz ürünleri. Kabak yemekleri. Kıtanın doğası gereği, Avrupa, asya ve Afrika’daki gibi ehlileştirilebilecek hayvanları yoktu kızılderililerin. Bir kızılderiliyi atından ayrı hayal edemiyoruz ama bunlar filmlerin bıraktığı etkiler. İyi at sürerlerdi, Avrupalılar at getirdikten sonra. Koyun, keçi, inek ve hatta tavuk da yoktu. Bu hayvanlar diğer kıtalara kolay beslenmeyi ve dolayısıyla medeniyetler kuracak enerji lüksünü sağlamışlardır. Bizonlar vardı. Ve geyik cinsleri. Bu hayvanlar ehlileştirilemez, ahıra kapatılamaz. Böylece etrafınızdaki besin kadar ilerliyorsunuz. Eğer besin dört nala kaçıp duruyorsa elinizden, çaresiz göçebe yaiıyor ve ona göre, tam düzen kurulamamış toplumlarda yaşıyorsunuz.

Kuzey Amerika’da yaşamış kızılderililerin mutfağı oldukça kısıtlı. Avrupalı’nın getirdiği malzemeleri çıkarırsak, hakkında döktürmeye değecek çok birşey yok, samimi söylemek gerekirse. Ancak Orta ve Güney Amerika’nın bugün de yenilen yerli yemekleri oldukça lezzetli ve çeşitlidir. ABD’nin güney Amerika yemekleri yapan herhangi bir restoranında, bölge kızılderililerinin geliştirdiği derin ve enteresan mutfağı tatmak mümkün. Mısır unuyla yaptıkları ekmekler, pideler, çeşt çeşit baharatlarla ortaya çıkardıkları nefis soslar, kemiğinden dökülen etler, içinde binbir çeşit sebze uyuyan çorbalar, nefis deniz ürünleri ve daha neler neler!

Ben ABD’nin çok şanslı şehirlerinden birinde yaşıyorum. Burada sadece Amerika kıtalarının en genel yiyecekleri satılmıyor. Bir ülkenin bir yöresine ve hatta bir şehrinin tatlarına hizmet vermek için açılmış, tahta masa, tahta iskemle, aile lokantaları var her köşede. Önünüze yemek getiren insanlar Mayalar’ın, İnkalar’ın torunları. Profilleri, kaya resimlerinden farksız. Ancak bu insanlar kovboy filmlerinden öğrendiğimiz, tarihi maskotlar değiller. Mutfakları yaşayan, değişen, modernleşen ama biraz da geleneksel kalan, zamanın hızına kapılmış ve zamanı değiştirerek yaşayıp giden, her açıdan bugünün insanları kızılderililer.

→ 1 CommentTags: Lezzet/ Peynir Gemisi

Büyük Adamlar, Büyük Sofralar

April 20th, 2012 · No Comments

Mustafa Kemal Atatürk en sevdiği yemek, kendisinin yağlı fasulye dediği etsiz kurufasulye yemeği ve pilavmış. Askeri okuldan kalma bir alışkanlık, yemek sadece karın doyurmaz, hem de ruhu doyurursa, anılarıyla daha da lezzetli geliyordu bir tabak fasulye herhalde. Hakikaten, hakkıyla pişirilmiş, dumanı tüten kurufasulye çok basit ve çok da asil bir yemektir. Ne zaman evden uzakta kalsam, sokaklarda yemek peşinde sürünmekten gına gelse, eve gitsem de kendime güzel bir kurufasulye pişirsem derim. Özel bir yeri var.

Atatürk, gecenin bir yarısı karnı acıktı mı, peynirli omlet istermiş. Ya da sahanda yumurta. Padişah Abdülhamit de yumurtayı çok severmiş. Hatta en sevdiği yemek soğanlı yumurtaymış. Ancak aceleyle, baştan savma pişirilen birşey değildir bu. Kurusoğan sabırla karamelize edilmek ister. Az sirke ve şekerle. Üstüne de tarçın gezdirirler. Padişah sadece sarılarını istermiş yemeğinde. Tazecik ekmeği banıp o portakal rengine çalan sarıyı patlatmak, soğanlara bulaştırıp yemek hakikaten bambaşka bir tattır.

 

Fatih Sultan Mehmet’in mutfak tutanaklarından anlaşıldığı kadarıyla, sarayda o zamanlar bolca balık yumurtası ve balık yerlermiş. Denizlerin hoşaf edilmediği o zamanlarda kaynaşan lezzetli balık çeşitlerinden tatmak isterdim. Ben çocukken Boğaz gemilerini yunuslar takip ederdi. Şimdi gemilerin motorlarının ardında bıraktığı o kaynaşmada çöpler takip ediyor yolcuyu. Daha da önceleri foklar selamlarmış, çok eski değil, benden iki jenerasyon önce.  İstanbul mutfağı öyle bir mutfaktır ki, sağlıklı, verimli deniz hayatına dayanır. İstanbul Mutfağı’ndan kalan, denizden bugüne kalan ne varsa. Kılıç, kalkan eskiden yatılı okul tabldotlarında verilirmiş. Bolluğu düşününüz! Çocuklar yine mi kalkan yiyeceğiz diye şikayet ederlermiş. Annemler istavritin fakirhane balığı olduğu zamanları hatırlıyorlar.

Atatürk’ün akşam sofraları meşhur. Masası mutlaka misafirle dolu, ama çok ağır ve karışık şeylerden hazzetmezmiş. Rakısının yanına tuzlu beyaz leblebi ve kavun koyarmış. Fava severmiş. Fava hakikaten rakıya çok yakışan bir mezedir. Belki başka türlü yiyen de vardır ama ben dereotuyla taçlanmış bu yeşil küpleri rakıdan başka birşeyin yanına hayal bile edemiyorum. Rakı masası özen ve incelik gerektirir. Fava, leblebi ve kavun da bu tanımlara uyar.

Doğrusu ben yemeklerini çatalıyla dürten, iteleyen, onu bunu yemem diyen, mızmız sofra arkadaşından hoşlanmam. Hatta itiraf edeyim; karakter olarak da yemek yemeyi sevmeyene pek güvenmem. Patlayıncaya kadar yemek değil bahsim. Edebiyle yemek, güzel yiyeceklere değer vermek, huysuzlanmamak, masa adabına önem vermek ve sosyal hayatın önemli bir bölümü olduğunu bilmekten ve bunlara tamamen yabancı olmaktan bahsediyorum. Milyonlarca insanın kanına girmiş olan Hitler mesela, ahlaki sebeplerle değil de, bedeni kirlenir diye vejeteryan olmuş bir adamdı. Çok yemek seçer, herşeyi yemez, yemek yemekten hoşlanmadığını, sadece hayatta kalabilmek için yediğini söyler, masa sohbetlerini hiç sevmediğini açıklardı. Bunda bir hayatı red yok mu dersiniz? Ahlaki sebeplerle vejeteryan olmuş kimselere lafım yok, hem de hiç! Ama zevklere bu kadar düşman olmak da bir insanın beyninin doğru çalışmadığının göstergesidir sanki. Mütevazı zevkler hayatı değerli kılıyor. Bunların en önemlilerinden biri de yemek terbiyesi. Dünyanın bize sunduğu güzelliklere saygı, insanlığın ortak masasında ekmek kırmak. Tüm edepli lezzetseverlere afiyet, şeker.

→ No CommentsTags: Lezzet/ Peynir Gemisi

Badem

April 9th, 2012 · No Comments

 

Aziz Nesin’in çok güzel bir şiiri vardır. İçinden badem ağaçları geçen.

Sen ağaçların aptalı, der Nesin,

Ben insanların.

Seni kandırır havalar,

Beni sevdalar.

Badem ağaçları çiçek açtı mı, bahara sevineyim mi, don olur da krapon kağıdından çiçekler donuverir mi diye endişeleneyim mi, bir türlü bilemem! Tevrat’ta badem ağacının pembe gelin çiçeklerinin donda başına gelen, Tanrı’nın her an birden bire kızıverip cezalandırabileceğine örnek olarak verilmiş. İncil’de bademden on kere bahsedilir, meyvelerin en iyisidir denir. Harun’un asasının tek tarafı tatlı, tek tarafı acı badem verirmiş. İsrailoğulları Tanrı’nın sözünden çıkmazsa tatlı bademler, çıkarlarsa acı bademler boy verirmiş.  Resim sanatında badem dalı, Bakire Meryem’in sembolüdür.

Doğrusu bana bu ay bademi yazdıran, badem ağaçlarının süslü çiçekleri olduğu kadar, bir de son zamanlarda karşılaştığım tarihi yemek tariflerinin içlerinin badem dolu olması. Örneğin Osmanlı Mutfağı’nın bir badem çorbası var ki, ilk gördüğümde kafam acabalarla dolduysa da bir cesaret misafirler için yaptığımda, diğer bütün yemeklerden daha fazla övgü almıştı. Yine Osmanlı Mutfağı’nda sadece tatlılarda değil,  etli ve tavuklu yemeklerde badem kullanılıyordu. Mutancene adlı bir tavuk yemeği harikası vardır ki, ballı, bademli, meyveli, anlatmakla anlaşılmaz, ancak tatmak lazımdır bir tariftir. İnsan tat bombardımanına uğrar da, uzun zaman kendine gelemez. Bir de badem şerbeti vardır ki, şerbet işte canım diye küçümseyene güzel bir mutfak dersi verir.

Ben çocukken tatlı sevmezdim. Annem elimden tutar, pastahaneye götürür, ne istiyorsan söyle, alacağım derdi de, tezgahtarların şaşkın bakışları altında gösterilen herşeye burun kıvırır, öyle dikilir dururdum. Bir zaman sonra tatlı damak zevki kilidim, ancak acı badem kurabiyesi, tavuk göğsü ve çikolata için açıldı. Uzun süre de başka şeye dokunmadım. Hala özenle pişirilmiş bir acı badem kurabiyesini keklere, pastalara tercih ederim. Dışı kıtır, içi yumuşak ve hafif yapış yapış, kokusu badem, ne nefis bir tattır o! Diyorlar ki hindistan ceviziyle yapılanı da aynen badem kurabiyesi tadındaymış! Peh! Onların damak kilidi asılı kalmış bence. Dikkatsizce atıştırıverdiyseniz belki karişabilir. Ama o da zaten yemeğe ve emeğe saygısızlık. Benden uzak.

Meğer bademi Orta Çağ Avrupası da ne çok kullanırmış! Şimdilerde bir glutensizlik sevdası aldı başını gidiyor. Buğday unu yerine badem unuyla pişiriyorlar herşeyi. Orta Çağ’da badem ununu, yemeklerin soslarını koyulaştırmak için kullanırlarmış. Ama ne kullanma! Bizlerin un, nişasta kullandığı kadar sık! Çok da güzel bademli tart tarifleri var o zamanlardan. Pay hamurlarına da katarlarmış. Hala o şekilde yapılan pay hamurları vardır- özellikle Fransa’da.

Yunanlar’ın lezzetli badem tatlıları vardır. Genellikle sonuç beyaz olduğundan, düğünlerde yaparlar. Türkiye’de de beyaz şeker kaplı bademler tüllere, süslere sarılıp da, nikah şekeri adıyla dağıtılmaz mı? Zaten badem çiçekleri de gelin başına layık zerafettedir. Hem de baharda açıyor, yepyeni bir hayata adım. Nikaha, düğüne çok yakışan bir yemiş. İtalyanlar acı bademle amaretti denilen badem makaronları yaparlar. Acı badem dediğim tabii tamamını acı bademle yapmazlar. Belki %10-15 oranında acı badem kullanırlar. Her ağaçta birkaç acı badem olur, daha tombul ve kısadır. İçindeki siyanid denilen madde çıkarılmadan yenirse, çok azı bile öldürücü olabilir. Bunu ilk keşfeden insanlara acımamak elde değil! Badem ağacının altına oturmuş, güzel güzel mide doldururken, yanınızdaki kimse aynı ağaçtan bir bademi yiyip oracıkta… Ve sonra bir yöntem geliştiriyorsunuz ki o zehir çıksın. Doğrusu o yötemi dener dener ama bademi başkasına tattırırdım herhalde. Zaten her zaman bir yöntemle zehri alınarak hergünkü soframızda yer bulan yiyeceklere şaşkınlık hissetmişimdir. Bunu ilk bulan, deneyen, başaran cesur yürekli aşçı kim ola ki? O aşçı ve bademi lezzetten lezzete taşıyan bütün diğer yaratıcı aşçılara gönül borcum var. Selam ederim!

→ No CommentsTags: Lezzet/ Peynir Gemisi

Börek Üstünden Zirveler

January 10th, 2012 · No Comments

 

Türk milletinin dünya mutfağına sunduğu en vazgeçilmez, muhteşem, original, ilk kez yiyenin bile deyim yerindeyse “dibini düşürten” tat nedir? Döner, yogurt, vesaire, vesaire. Ama ama ne? Bence has be has börek ve milyon çeşit dolmadır. Dolmayla böreğin kökü aynı ağaç aslında. Masal bu ya, bir gün hamarat bir Anadolu kadını malum, illa dolduracak birşey arıyormuş: kabak, yoksa patlıcan, yoksa domates, yoksa elma, yoksa kaburga, yoksa bağırsak,  ve hatta bulgur, o da yoksa saralım! Yaprak, lahana. Önüne ne gelirse! Birgün herhalde dolduracak, saracak malzeme bulamayınca, ya da bunlarla uğraşmaktan sıkılınca eh, demiş, ben unu bile şekle sokar, sarar, doldurur, acaip lezzetli birşeyler yapar, sofraya oturanı ağız tadının nefasetinden neye uğradığını bilemez hallere koyarım. O kadar çok börek çeşidi var ki, sadece içine koyduğumuz malzeme değil, böreğin hamurunun da farklı farklı olduğu bir sonu gelmez macera. Öyle ki insan Anadolu ve Türk etkisinde kalmış diğer ülkelerin böreklerinin herbirini tek tek yapacağım diye tuttursa, birkaç zaman kendisine başka eğlence aramasına gerek kalmaz! Üstelik bunlar egemenliğine girdikleri Osmanlılar’ın mutfağını alıverip, yaratıcılıkta tembellik de etmemişler. Kendi yerel malzeme ve damak tatlarıyla muhteşem fizyon börekler icat etmişler.

Benim börek favorilerim Sarıyer böreği, kol böreği, paçanga, basit ama adabıyla yapılmış hazır yufkalı tepsi böreği, aslında bir çeşit börek olan sosyete mantısı. Daha da yazacağım ama yerim dar! Laz Böreği’ni mesela nasıl yazmam?  Tatar Böreği, çibörek (Dikkat! Çiğbörek değildir o. Çibörektir. Kıpçak lehçesinde çi lezzetli anlamındadır ve büyük ihtimal, böreğin adı da oradan gelmiştir. Yoksa içine konan et çiğ olduğu için değil.), zarif su böreği. Mutlaka ama mutlaka burnumu ve önümü kırıntılara bulayan, yarısı tabakta ufalanmış kalıp bir saat parmaklarımla toplayıp yalanmama sebep olan- kısacası eğer ciddi bir iş yemeğine oturuyorsam asla ve asla ısmarlamamam gereken- Talaş böreği!

Yemek tarihi ile uğraşanlar diyorlar ki börek Türkler’le birlikte Orta Asya’dan Anadolu’ya göç etmiş, bu arada yolda yeniliklere uğramış, sonra Osmanlı’yla Balkanlar’a yönelmiş, çok kültürlü, uzun tarihli, global bir yiyecektir.  Ben yemekte illa bu Türktür, bu Yunandır, bu şudur, bu budur tartışmalarını boş ve gereksiz ve kanıtsız buluyorum. Çünkü yemeği milletler değil, toprağın tabiatı yaratır. Orada yaşayan kimse, o mutfağı ortaya çıkartır. Türkler de Orta Asya’da bolca buldukları bazı malzemeleri, Anadolu’ya yürüyünce terk etmek, mutfaklarında değişikliklere gitmek, toprakların yerlisinden öğrenmek durumunda kalmışlardır. O sebeple hala Orta Asya’da yaşayan Türkler ile Anadolulu Türkler’in mutfakları aynı değil. Oysa toprağını paylaştığımız Ermeniler ve Yunanlar ve daha birçok insanla aynı şeyleri pişirip yiyoruz. Eğer kardeşlik birşeyleri paylaşmaksa, Uzaklardan kopmuş Türk halkı, Anadolu’lu diğer halklarla, Orta Asya’da kalmış kan kardeşlerinden daha can kardeştir.  Bana sorunuz, yurt dışında yaşayan biri olarak, diğer halklardan Anadolulu dostlarla Anadolu yemeklerinden sohbet açıldı mı, başka hiçbirşeyin önemi kalmaz. Aramızda fısır fısır konuşuruz, başka hiçkimselerin anlayamayacağı yemek dilinde.

O yüzden diyorum ki, bu diyarların devlet büyükleri mutlaka ve mutlaka masa başında konuşmalılar en önemli sorunları. Hele bir Çerkez, Sırp, Arnavut, Arap, Ermeni, İsrailli, Anadolulu börekleri sıralayalım önlerine. Herbirini kocaman bir mutfakta, bu halklardan kadınlar elbirliğiyle yapıvermiş olsun. Yanına da köpüklü ayran. Belki barışın sırrı börektedir. Hayal mi? Evet, ama çok da lezzetli bir hayal yahu!

→ No CommentsTags: Lezzet/ Peynir Gemisi