Elif Savas Felsen – Yazilar

Elif Savas Felsen – Yazilar header image 1

Ekmek

December 9th, 2011 · No Comments

Efendim, Eskimolar’ın kar anlamına gelen tam bilmemnekaç kelimesi varmış. O kadar övünülecek birşey değil. Etraflarında kardan başka şey yok ki, kelimesi olsun! Bizim de ekmekle ilgili bir dolu deyimimiz, atasözümüz var. Ekmeğini taştan çıkartmak. Ekmek parası. Ekmeği ile oynamak. Ekmek aslanın ağzında. Açın gözü ekmek teknesindedir. Ne ka ekmek, o ka köfte! Ekmek çarpsın!!! Adamın ekmeğini yedim dersin, o adamın sana hakkı geçtiğini anlatmak için. En kutsal şeylere bile değer verilmediğini, onlarda bile ahlaksızlık edildiğini ima için, ekmekler de bozuldu deriz. Oktay Akbal’ın Önce ekmekler Bozuldu adlı hikaye kitabı vardı, bilir misiniz? Dağarcığın yüzeyini hafifçe gıdıkladım, bu kladar çıktı. Bütün yazıyı sadece ekmek deyim ve atasözleriyle doldurabilirim. Başka milletler de saygı duyar ekmeğe. Mesela Lenin, halkına barış, toprak ve ekmek sözü vermiş. Kiliselerde ekmek verirler, İsa’yla bir bütün olduklarını hissetmek için.  İngilizce’de eve para getiren kişiye evin ekmeğini kazanan denir. Masaya ekmek koymak diye bir deyim vardır. Her dinde, kutsal günler için özel ekmekler yapılır. Yahudiler, Cumartesi günü örgülü, yumurtalı ekmeklerini yemezlerse, o gün özel sayılır mı? Ramazan’da pidenin kokusu gelecek ki, yılın neresinde olduğumuzu bilelim. Paskalya çöreği de bir çeşit ekmektir, özel günde özel ekmek.

Ekmek yer bir milletiz. Tarihte bolca pilav da yediğimiz yazar ama ekmekçiyiz en çok. Bir maaşla kaç ekmek alınacağını hesaplarız mesela. Önemli şeylerin sembolüdür. Evine ekmek götüremiyor deriz, çok fakir anlamında. Kar yağınca kuşlar için ıslak ekmek koyarız pencere kenarına. Kedilere süte ekmek doğrarız. Canımızdan can verir gibi. Eskiden bir ekmek arasına bir parça tereyağ ile şeker koyup sokağa salardı çocukları anneler. Mutlaka hala öyle mahalleler vardır. İnşaat işçilerini ekmek arası domates, kaşar, zeytin yerken görsem içim titrer. Sokakta ekmek görsem kenara koyarım ben. Çarpılacağımı sandığımdan filan değil. Birileri ekmiş, biçmiş, ayıklamış, övütmüş, mayalamış, şekillendirmiş, pişirmiş. Başkası da bütün gün çalışmış da parasını kazanıp almış. Bütün bu insanların emeklerine saygısızlık gibi geliyor o ekmeğin yerde kalması. Hiç olmazsa bir böcek, bir kuş, bir kedi yesin de boşa gitmesin onca uğraş.

İnsanoğlu otuzbin yıldır ekmek yapıyor. Dile kolay, otuz-bin-yıl! Çatalhöyük’te ekmek kırıntıları buldular. Mısır’da piramitlerde çalışan işçiler için gün boyu ekmek pişiren büyük boyutlu fırınlar varmış. Ekmekte ahlaksızlık eden, gramajından çalan, içine kötü birşeyler ekleyenleri feci halde cezalandırırlarmış Orta Çağ’da. Her fırının meraklısı da varmış o zamanlar. Hatta Mısır döneminde de, fırınlar en leziz ekmeği ben yaparım iddiasıyla kapışırlarmış.

Hiç mayalanmayan, dümdüz ekmekler var. Az mayalı, hafif kabarmış pideler. Karbonat katılarak yapılıverilenler. Ekşimiş mayası haftalarca gözü içine bakılanlar. Francala dediğimiz, yani Fransız usulü ekmekler. Bugün herkesin masasından eksik olmayan o ekmekler de Avrupa’dan Türkiye’ye girmiş. Ağır taş fırın ekmekleri, yusyuvarlak köy ekmekler var. Çavdarlı, cevizli, zeytin ezmeli… Hayatımda ilk kez avrupa usulü bildiğimiz ekmeği evde yapmayı başarınca mutluluktan çılgına dönmüştüm. Ekmek yapmak rutin bir uğraşı bu evde. Yemek yapmanın bir bölümü. Yine de her seferinde ilk lokmamı alırken içim kıpır kpıpr oluyor. Sanki aya gitmeyi başarmışım gibi! Bu kış tüm Lezzet okurlarına kolları sıvayıp ekmek yapmayı denemelerini tavsiye ederim. Ekmek makinaları çıktı, mertlik bozuldu demeyeceğim. Yeter ki evde pişirilmiş ekmeğin kokusu sevdiklerinizi büyülesin, varsın ekmek makinadan çıksın. Zaten onun da bir yolu var: Makinada karar, fırında pişirirsiniz. Maksat ekmek eksilmesin evlerimizden.

→ No CommentsTags: Lezzet/ Peynir Gemisi

Dünyayı Kurtaran (Kuran?) Patates!

December 9th, 2011 · No Comments

Çocukken patates yemeğini çok severdim. Önce olmazsa olmaz hazırlıklarını yapmak gerekirdi: Kırmızı soğan var mı? Yoksa kuru olsun, ne yapalım? Yanında illa taze ekmek olmalı. Tabakta dumanı tüten, altın yağ damlacıklarıyla çevrili ptates parçaları. Belki içinde minik kıyma parçaları ve hatta belki kuzu parça etler! Ama önce üzerine kırmızı biber dökülecek. Ya da karasından. Tuzlanacak. İlla tuzlanacak! Tadına bakmadan. Sonra çatal alınacak ele ve o patatesler, annemin dağılmasın diye özen gösterdiği, boyutlarını birbirine uydurmaya çalıştığı küpler dikkatle ezilecek! Evet, ezilecek! Ezmeden mümkünatı yok yemezdim patatesleri. Bir çeşit soslu püre. Ve sonra ekmek, soğan girişirdim. Tabak parlayana kadar da tık çıkmazdı benden. Yıkamaya gerek yok, doğrudan dolaba kaldırılacak kadar temiz bir tabak!

Evde patates kalmadı mı ev halkı paniğe uğrardı. Bir patates ve bir de kuru soğan. Hergün patates yandiğinden değil, zorda kalınırsa, evde başka pişirilecek hiçbirşey yoksa, ne olur ne olmaz diyerekten. Ha bir patatesimiz olsun da, yastığa başımızı dayadığımızda içimiz pırpır etmesin.

Derler ki, Avrupa’da endüstri devrimi patates sayesinde olmuştur! O zamana kadar yarı aç yarı tok dolaşmış fakir millet, patatesin mutfaklarına girmesi sayesinde karınlarını düzenli doyuracak ve koca fabrikalarda, korkunç koşullarda eşekler gibi çalışacak gücü bulmuştur. Patates, malumunuz Amerika kıtasının keşfiyle Avrupa’ya getirildi. Oysa bugün mesela Alman mutfağını patatessiz hayal bile edemiyoruz! Belçikalılar’ın nefis patates kızartması, Macarlar’ın etin yanından eksik etmedikleri haşlanmış, sarı patatesler Amerika olmasa olmazmış. Milyonlarca Avrupalı, bir zamanlar hiç tanımadıkları bir yumru sayesinde karınlarını doyurdular ama bu bağımlılık, 19. Yüzyılın sonlarında, özellikle İrlanda’ya çok pahalıya patladı. Bir çeşit patates mantarı, patatesleri karartıp bozuveren bir hastalık, Avrupa’daki ürünü hemen hemen tamamen yoketti. O zamanlar Avrupa’nın en fakiri olan ve patatesten başka birşey yiyemeyen İrlandalılar en kötü şekilde etkilendiler ve binlerce İrlandalı açlıktan öldü. İrlandalılar’ın ABD’ye göç etmelerinin sebeplerinden biri de budur. Bugün Amerika’nın özellikle doğu tarafında çok güçlü ve kalabalık bir İrlanda asıllı toplum yaşamakta. İtfaiyeciden polise, politikacıdan sanatçıya milyonlarca İrlanda Amerikalısı, açlıktan kavrulmuş bu insanların torunlarıdır.

Amerika kıtasından çıkmadan önce, patatesin yüzlerce çeşidi varmış. Bazılarını bugünkü gözümüzle patates zannedemeyebiliriz. Ben hayatımda ilk kez mor, kırmızı, simsiyah, çok şekerli, çok nişastalı, az nişastalı, parmak gibi ufak ve uzun, çilli ve yusyuvarlak, kayık şekillileri Amerika’da gördüm. Ama meğer Orta Amerika’da daha da çeşitleri varmış, herbirinin tadı birbirinden farklı. Avrupa’ya getirilen ve bizlerin bildiğimiz cinsleri en fazla ürün veren, tadı kalabalıklar tarafından beğenilecek kadar sıradan, en dayanıklı olanlar. Kimisinden iyi püre oluyor, kimisi kızartmalık, kimisi fırınlamak için mükemmel, kimisi yahnide dağılmıyor. Patates unundan yapılma, bulut yibi hafif ve narin ekmekler vardır. Ve soğukta dumanı tüten çorbalar! Patates köftesi yapardı annem bazen, galeta unu ve yumurtaya batırıp kızartarak. İçi püre gibi yumuşak, dışı çıtır. Patates kızartması yapmak da kolay değildir. Hemen hemen hiçbir restoran tam hakkıyla beceremiyor. Yumuşak, yağlı, berbat birşeyler; kırmızı ketçapta, kanında can çekişiyor gibi yatmış kalmışlar. Oysa nişastası az, özel patates kullanmak lazım, ya da suda tutup nişastasını atmak. Hangi restoranın zamanı var? Biz seçici olmadıktan sonra.

Ben patatesimi hala ezrek yiyorum. Puf puf patates püresini severim ama patates yemeğinin patatesleri nedense daha güzel bir yemek yapıyor- ne patates yemeği, ne püre! Aynen bir küçük çocuk gibi- ne bebek ama ne de büyük!

→ No CommentsTags: Lezzet/ Peynir Gemisi

Baklava

October 11th, 2011 · No Comments

 

Anenannem yemekte tarhana çorbası varsa, mutlaka “Tarhana tartar, boğazımı yırtar! Baklava kardeş, gel beni kurtar…” derdi. O zaman baklava öyle can çekince alınacak şey değildi. Bu zaman da canının çektiği şeylere hakim olması gereken, parasını dikkatli harcayan büyük bir topluluk var. Ama sanki o zamanlar bazı şeyler özel günler için saklanır, sadece o zamanlar yenirdi. Baklava da bayram yiyeceğiydi. Anneannem tarhana içmeye hazırlanırken, belki bu sihirli tekerlemeyi söylerse, birden bir sürpriz olur da, masada baklava oluşuverir diye ümit ederdi. O ümidi hissetmemek mümkün değildi; anneannemin bir çocuk gibi tekerlemeyle dilek dilemesini çok dokunaklı ve sevilesi bulurdum.

Şimdi baklavayı ilk kim buldu sorusuna girişip güreşmeyelim. Kim bulmuşsa bulmuş, ama ne iyi etmiş! Tahminen baklava bir Osmanlı tatlısıdır. Türk yazmıyorum, Osmanlı yazıyorum. Osmanlı’nın kökünde her ne kadar Türk var idiyse de, imparatorluğun kökünde çok dinlilik, farklı ırklar, milletler, diller var. Osmanlı Mutfağı, Türk Mutfağı ile pekçok konuda paylaşır ama tam örtüşmez. Baklavanın da Hint ve İran mutfaklarından etkilenmiş, ama füzyona uğramış bir saray yiyeceği olduğu tahmin ediliyor. Bizans’ın baklava benzeri bir fıstıklı ve cevizli, şerbetli tatlıları vardı. Ancak hamuru yoktu. Hindistan’ın meşhur şerbetli  ve cevizli tatlıları vardır ama tam bir baklava denilecek cinsten bir tatlı yok.  İran’ın baklavası, Türkler’in kuru baklava dediği baklava türüne benzer. Yunan baklavasının hamuru daha kalın olur. Mezopotamya’da asurlular baklavaya çok benzer bir tatlı yaparlarmış ama tam değil.

Güllaçı baklavanın atası sayarsak, Çin’de yazılmış Moğol yemek kitaplarında binüçyüzlü yıllarda adı geçiyor. Tatar ve Özbekler’in baklava benzeri tatlıları vardır. Azeriler’in de bir çeşit tatlısı, baklavayı hatırlatır. Belli ki, Türk Mutfağı’nda temelleri atılmış, Orta Doğu’da şekle şemale sokulmuş, bir yunanistan’a uğrayıp hamur tekniği edinmiş, kozmopolit ve çok kültürlü Osmanlı Mutfağı’nda ayarları mükemmelleştirilmiş bir tatlıdır baklava.

Ben en iyi baklavayı Antep’te yemiştim. Hatta orada baklava yerken, sanki hayatımda daha önce hiç baklava yememişim gibi geldi. O kadar hatasız, o kadar da bambaşka bir tatlı. Bir kere, tadı kaba ve katır kutur ceviz ve fıstıklı değil, damakta çok hafif, dokusu çıtır çıtır ama insanın diline batmayan, neredeyse sesi duyulmayacak kadar narin bir tatlıydı o. Balı öyle hafifti ki, koyuluğu nedeniyle baklavanın alt tabakaları tabağa yapışmıyordu. Fıstık ile yemyeşildi, ama dişinin arasına kaçacak gibi değildi fıstık. Taze fıstık ağacının kokusu gibi baş döndüren, sihirli bir koku ve tat.

Bir baklavaya bu kadar şiir yazılır mı? Vallahi ben yazarım! Tarhananın iyisine de şiir yazarım. Bir haşlanmış yumurta eğer mükemmelse, ona da yazarım. Neden olmasın? Her kim ben hamur açayım, ötekisi ben fıstık ekleyeyim, bir diğeri ben şerbetleyeyim diye düşündüyse, hepsinin ruhları şad olsun; hangi din ve dillerden idiyseler teşekkürlerimizi ve içten bir “vallahi pek lezzetli olmuş” beğenilerimizi kabul etsinler!

→ No CommentsTags: Lezzet/ Peynir Gemisi

Açlık

October 6th, 2011 · No Comments

Şu güzelim derginin iştah kabartıcı sayfalarının arasında açlıkla ilgili yazı okunup ağız tadı bozulur mu? Belki yersiz. Ama çirkinlikten söz etmeden güzellik, kötülükten söz etmeden iyilik anlaşılabilir mi? Domatesinin en kırmızı, biberinin en yeşil yetiştiği bir ülkede yemek dergisinin de renkleri tabii sayfalardan fırlayacak gibi rengarenk olacak. Toprak herşeye gebe; bize düşen az biraz ilgi, bolca sevgiyle verdiklerini lezzetli yemeklere dönüştürmek. Lezzet Dergisi, bizim Amerika’da “yemek pornosu” dediğimiz dergilerden değil. Yemek pornosu dedikleri, sen dergiyi alıp her fotoğrafına salyaların aka aka bakacaksın ama ya malzeme çok pahalı, ya emek imkansız. Bu dergide Türkiye’de bulunamayacak sebze meyvelerle yapılmış bir tek tarif göremiyorum ben. Bu kadar renk, bu kadar koku ve lezzet, demek ülkenin toprağında var.

Geçenlerde bir dergide okumuştum; Sovyetler parçalanınca, hemen hemen tüm geliri o ülkeden gelen Küba derin bir fakirliğin içine düşmüş. Küba yemekleri Türkiye’de bilinmez ama çok lezzetlidir. Binbir çeşit yemeği yoktur ama ne varsa onunla ortaya güzel birşeyler çıkarırlar. İspanyol, Afrika ve Karayip mutfaklarının karışımıdır. Kara fasulye, pilav, bir çeşit tatsız muzla yapılan kızartmalar, etler, balık, bolca sarımsak, sirke. O fakirlik içinde analar evlerinde çocuklarının karınlarını doyurmak için muz kabuklarını kızartıp ekmek üzerine koymaya başlamışlar. Düşününüz, muz değil, kabuğu!

Şimdi bile eğer işini bilen bir tip değilseniz et karnenizdeki et ve bakkaldaki ahı gitmiş vahı kalmış conserve bezelye ile idare etmek durumundasınız. Ancak çok ciddi bir kara market varmış ki, Amerika’dan kaçak getirilen et, çay, yağ, aklınıza ne gelirse, otobüs duraklarında pusetlerin içinde gizlice satılıyormuş.

Benim kocamın Alman Nazi kamplarında dört yıl geçirmiş, çocuklarını, kocasını ve anne babasını kaybetmiş, yaşı yüze dayanmış bir büyük halası vardı. Kampta almanlar’ın kendilerine ayırdıkları tarladan gizlice patates ve turp çalıp, çiğ çiğ yermiş. Kamptan kurtulunca ağzına 70 yıl ikisini de sürmemiş.

Ben eskiden Etiyopya’da kıtlık çıkınca herkes patır patır ölüveriyor sanırdım. Meğer Etiyopya’nın sadece bir bölgesi kıtlık çekerken, diğer bölgesi- devletin başındaki klanın bölgesi- bolluk içinde yaşayıp gidiyormuş! Meğer kıtlığı dünyadan saklıyorlarmış ki, pek de sevmedikleri bu insancağızlar telef olup gitsin.

Şimdi yine dünyanın bir yerlerinde açlık çekiliyor. Afrika’da kuraklığın, zalim ve hırsız politikacıların desteğiyle binlerce çocuğu kırmasına şahit oluyoruz. Kuzey Kore’de açlık ara sıra gelen bir felaket değil, hükümetin sakladığı, üstünü örtüp cici göstermeye çalıştığı, belki 30 yıldır süren kronik bir hastalık. Bu arada Amerika’da şirket maskotuna dönmüş milletvekilleri, hükümetin almaya çalıştığı tüm önlemlere karşı geliyor, küresel ısınmanın nanik yapmakla başımızdan savılıvereceğini sanıyor. Dünya gittikçe ısınıyor, böylece daha sert iklimlerde yaşamak zorunda kalacağız. Tarım çok daha zora girecek.

Hayvana bağlı olmayan, sentetik et üretmeye çalışıyorlar ki, yetiştirilen milyonlarca ineğin sebep olduğu tehlikeli gazlara bir son verilsin. Emin olun, ilk tadına bakacak olanlardan biri benim. Bütün bu kargaşanın içinde bir manavda şeftalinin kokusuyla sarhoş olabiliyorsak hala, ne mutlu! Toprağı hala verimli ender ülkelerden birinde yaşıyoruz demektir. Belki son birkaç jenerasyon. Bazen Lezzet’in sayfalarını şöyle bir karıştırırken, renk cümbüşünden başım dönüyor. Ne mutlu diyorum, oh ne mutlu!

→ No CommentsTags: Lezzet/ Peynir Gemisi

Umami

August 18th, 2011 · No Comments

Umami

İhtiyar köpeğe yeni numara öğretmek, deveye hendek atlatmaktan zormuş. Ya da domuzun önüne bir kucak mücevher koymuşsun, böyle bakıp durmuş. Tamam, itiraf ediyorum. Bu garip söyleyişleri atasözlerini birbirleriyle eşleştirerek yarattım ama durumuma cuk oturuyor. Birilerine hakaret edildiğim sanılmasın. Bahsi geçen ihtiyar köpek ve domuz benim!

Efenim, dünyada tattığımız kaç tat var? Tatlı, acı, ekşi ve buruk diyelim. Tatlı şeker tatlısı. Acı biber acısı. Ekşi limon. Buruk da hani hıyarın fenası gibi buruk. Ama güzel de olabilir. Mesela has çikolata. Kahve. Bu kadar, değil mi? Hayır. Değil. Zamanında (1908), bilimadamının biri (Kikunae Ikeda adlı bir Japon), hani ta Plato’dan filan beri bildiğiniz dört çeşit tat ya, aslında onlar 5 çeşit. Ben de beşinci çeşidinin adını Japonca pek lezzetli anlamına gelen UMAMİ koyuyorum demiş. (Demek Lezzet Dergisi Japonya’da, Japonca çıksa, adı Umami olacak!) Anladık, lezzet denilen birşey vardır. Ama o daha çok tatların birbirleriyle uyumu, balansı, ayarı, rotu değil midir? Buna başkaca bir isim vermek, derleyip toplayıp bir grup haline getirmek de nereden çıktı? İşte ben o noktada bir köpek ve domuzdan farksızım. Umami hakkında yazılıp çizilen herşeyleri okuyorum, umamisi olan şeyleri tadıyorum. Ha, bak hakikaten bu tatlı, tuzlu, acı ve buruktan başka birşeydir diyemiyorum.

Umami, glutamate denilen bir kimyasalın ortaya çıkardığı qualia’nın sonucudur. (Qualia ne? Madem yemek yazıma bilim karıştı bugün, biraz da filozofi karışsın da tam olsun. Qualia, filozofide bize “gibi gelen” şey demek. Yani bir his diyelim. Öyle gibi gelen şey. Kişisel izlenimden çıkan, kişisel his.)  Glutamate’i de açıkladıktan sonra, vallahi de billahi de fizik matematik filanla kafanızı şişirip sizi yormayacağım.

Glutamate, bir çeşit aminoasit. Tuzlarda bulunur. (Eh, o zaman umami tuzlu mu demek? Bir dakika, oraya geleceğim.) Bizim Japon bilimcimiz, bu tadın farkını farkettiğinde ve kimyasını çözdüğünde, piyasaya MSG denen birşey sürmüş. MSG tuza benzer, daha metalik ve biraz daha farklı bir tadı olan, özellikle Uzak Doğu masalarının vazgeçilmezi, tuz gibi kullandıkları bir madde. Baş ağrısı yapıyormuş, sağlık için fenaymış, vesaire vesaire. Tuz da, şeker de öyle. Bu kadar takmamalı kafaya ve çoğu zarar, azı karar kuralını unutmayarak yaşamaya devam etmeli bence. Bu MSG denilen, herşeyin tadını lezzetlileştiren şeyi, hazır yiyecek maddelerine ekliyorlar. Patates cipsi mesela. Tadına tek başına baksanız belki de tanımlayabileceksiniz. Yine de beynim basmıyor benim. Buruk ve tuzlu tadın bir birleşimi gibi geliyor bana. Kendine özel bir tattır gibi gelmiyor. O da benim eksikliğim olsa gerek.

Pekiyi, siz nasıl tadacaksınız bu umamiyi? Yakınınızda MSG bulunduran bir Çin veya Japon restoranı yoksa hele?  Balık, salam sucuk, mantar, güzel bir domates, ıspanak, yeşil çay, peynir ve soya sosunda umami var mesela. Anne sütünde de varmış ama bir yerlerden anne sütü bulup da deneyin diyecek halim yok. Bütün bu örnekler, benim hafif metalik ve içi boş dediğim, qualiamın öyle algıladığı tatlar. Belki de benim birkaç kelimeyle tanımlamadığım şeye bir isim takıp halletmişle o işi. Belki hakikaten tattan anlamayan ihtiyar köpek, ya da domuz değilim. Sadece yani isim öğrenemeyen bir maymunun tekiyim ben!

→ No CommentsTags: Lezzet/ Peynir Gemisi · Turkish Journal

Düğünümüz Var Dostlar!

May 9th, 2011 · 1 Comment

Zenginin malı, züğürdün çenesini yorarmış! Benim midemi bozuyor.

Yıllar önce bir dökümanter izlemiştim. Prens Charles’ın yemek meraklarıyla ilgili. Yemek demek hatalı olabilir. Yapmaya çalıştığı gayet saygıdeğer birşey. İngiltere’nin yerel yiyeceklerini ortaya çıkarıp desteklemeye çalışıyordu. Balıkçısından peynircisine, çiftçisinden fırınına kadar. Daha o zaman, doğal ve zamanında, hem de yerel yiyeceklerin önemini bilen biri olarak, kendisine İngiltere’nin doğal servetlerini korumayı ödev edinmişti.

O dökümanterde öğrendim ki, sarayının bahçesinde çocuklara eğitim vermek için bir sebzelik kurdurmuş. Bu yeni değil. Şimdi modası var ama benim bahsettiğim, en az 10 yıl önce! Yine aynı dökümanterde öğrendim ki, prensler kılçık ayıklamaz. Yerel tutulan balıklar, sarayın aşçısına gidiyor, pişiriliyor ve baş aşçı cımbızla tek tek balık kılçığı ayıklıyordu! Yok, herşey güzel ama balığımın o kadar mıncıklanıp elden geçmesini istemem doğrusu.

İngiltere şimdi Prens Charles’ın oğlu Prens William ve Kate Middleton’ın düğününü kutluyor. Resmi tatil ilan edildi. Kilise, koro, faytoncular, saray görevlileri, belki bin kişi düğünü iş edinmiş. Öyle hergün olacak şey değil. Gelinlikleriniz, faytonlarınız, töreniniz, curcunanız sizin olsun. Siz düğünde ne yediniz, kuzum?

Bir kere, iki tane düğün pastası olacakmış. Geleneksel olarak tek bir pasta olması gerekiyor ama yeni ve asi nesil işte! İlla bir acaiplik yapacaklar. Bir tanesi gelinin klasik, çok katlı pastası. İçinde kuru meyveler , meyve kabukları ve ceviz ile likör olan, İngiltere’de çok geleneksel bir pasta. Diğeri damadın çocukluğunda en çok sevdiği tatlıdan esinlenmiş.  Çikolatalı kurabiye! Ama tarifi aile sırrıymış. Üstelik şeklini de açıklamıyolar. Pastaları pişirmekle onurlandırılan aşçıbaşı hanım da büyük şehirlerden değil, yerel ve leziz bir pastahanenin pasta ustası. Pastaların malzemeleri tamamen yerel, yumurtası bile dev tavuk çiftliklerinden değil, bütün gün çimende toprak eşip solucan arayan mutlu tavuklardan! Geleneksel olarak bunların yanında, dünyanın dört bir yanından pastacılar uğur getirsin diye pasta yapıp yollarlarmış. Bu düğünde de aynı gelenek sdevam ettirilecek.

Düğün resepsiyonuna 900 kişi davetliymiş. 60 garson ve 21 aşçı bu 900 kişiye servis yapacak. Sanki servis yapanların sayısı az gibi ama yüzyıllardır dönrn bir çarkta, sorumluluk  ve becerilerini eleştirecek değiliz. İki ısırışta bitiverecek mnik kanapeler İngiliz, İrlanda ve İngiltere’ye bağlı diğer ülkelerin mutfaklarından seçilmiş.

Düğünün ertesi günü, yine geleneksel bir kahvaltı var. Menüde 10 ayrı yemek. Tarak soslu morina balığı, kuzu bacak, doldurulmuş ördek, patates şeritleriyle süslenmiş sülün, meyveli kekler ve çikolatalı profiteröller.

Ancak düğün akşamı verilecek akşam yemeğinin menüsü ve kokteyl ile ilgili detayları düğün gününe kadar açıklamıyorlar. Doğrusu zenginlerin hiçbirşeyinde gözüm yok. Hele sonradan görme zenginlerin ne evini, ne kıyafetini, ne mücevherini isterim. Ama elinin altında dünyanın en iyi aşçıları hazır bekleyen, zevk ve gelenek sahibi insanları kıskanmıyor değilim! İlla balığımın kılçığını ayıklamak için tutturuyorlarsa da, ne yapalım? O kadar kusur kadı kızında da olur deyip, balık kılçığı ayıklayıcımı affetmeye çalışırdım.

→ 1 CommentTags: Lezzet/ Peynir Gemisi

Ciş Mevzu

March 28th, 2011 · No Comments

Bir gece önce pancar yediğinizi unutup, ertesi sabah tuvalette şoka girdiğiniz oldu mu? Birileri “Pancardandır, endişelenme” diye hatırlatana kadar, siz ve kırmızı çişiniz başbaşa- acaba barsak kanseri miyim, böbreklerim mi çürüdü gibisinden sabahlara yakışmayacak düşünceler içinde, belkü bütün hayatınız gözünüzün önünden geçmiş ve hatta bu beladan kurtulursam darıldıklarımla barışacağım, adak adayacağım, oruç tutacağım gibi sözler bile vermişsinizdir. Pancarı hatırlar hatırlamaz sifonu çekmiş ve daha tuvaletin kapısından çıkmadan, o anı unutmuşsunuzdur.

Pancar yedikten sonra tuvaletten çıkanların pancar rengini almasına beeturia diyorlar. Türkçe’ye nasıl çevirsek? Pancaryasyon!  Ben herkese olur sanırdım, halbuki dünya insanlığının sadece yüzde 14’ünün başına gelirmiş. Genetik bir durum olduğundan herkesin başına geliyor sanıyordum besbelli. Sabah sabah çiş durumumu annem ve babamdan başkasıyla paylaşacak halim yok ya! Demek onların da başına gelen birşeydi ki, beni toparlayıp hastahaneye taşımadılar hiç.

Pancaryasyon herkesin başına gelmediği gibi, üstelik gelenin başına da her zaman gelmeyebiliyor. Sadece çişi renklendirmekle kalmıyor, kakayı da boyuyor. Bizler, Pancarasyonel insanlar (Pancarik? Pancarsik? Pancaristik?), barsaklarımızda daha fazla oksalik asit bulunduruyoruz. Bu asit, kırmızı pigmentin çözünmesini engelliyor. Böylece dışkımız renkleniyor. Vücutta demir eksikliği varsa daha renkli olunuyormuş.

Bir de kuşkonmazın çişe verdiği o acaip koku var ki, işte pancarasyona sebep olan gen bende var ancak kuşkonmaz kokulu çişe sebep olan gen yok! Demek o da olsa, zamanımın büyük bir kısmını genlerimin azizliğine uğramış dışkı çeşitlerimi incelemekle geçireceğim!<br> <br> İsmi pek zarif kuşkonmazın içinde bir çeşit sülfür var ki, kokarcada da olan cinsten, yenince çişe acaip ve keskin bir koku veriyor. Bu kokulu çişli insanlar dünya nüfusunun yarısıymış. Kuşkonmaz eskiden lüks sayılırdı. Hala Türkiye’ye gittiğimde sık gördüğüm birşey değil. Ben Amerika’ya yerleşene kadar, sadece Fransız yemek kitaplarında gördüm kendisini. Dünya nüfusunun büyük bir kısmı fakir olduğuna göre, kuşkonmaz yesek de çişimiz koksa diye dilek tutanlar az değildir sanırım. Anneannemim pastırma hayallerini hatırlattı bana. Pahalıydı. Yılbaşında, özel günlerde alınır, hep beraber yenirdi. Ki yemeyen fenalık geçirmesin! Pastırma yesek de kokutsak ortalığı diye şaka ederdi.

Ama yetti! Bu kadar çiş mevzu iç bayar. Şimdi bir tarif vermenin tam sırası! Bakalım siz benim gibi parcaryasyonlulardan mısınız, yoksa pancaryasyonsuzlardan mı?

Pancar Salata

Pancarları bütün olarak tuzlamalı, zeytinyağlamalı, alüminyum folyoya sarıp 400 Fahreinheit derece fırında fırınlamalı. Baştan doğrarsanız, bütün güzel suları akıyor, ne pancaryasyonu kalıyor, ne şekeri, ne tadı. İsteyen suda haşlayabilir. ama bütün. yoksa tadından mesul değilim. Ben sadece pancar için fırın ısıtmamanın yolunu, fırında başka birşey pişirirken, yanına da pancar eklemekle buldum. Enerjiden tasarruf. Pancarlar 45 dakikada pişiyorlar. Sonra kabuklarını bıçakla soyun ve ince dilimleyin.)<br> <br> Az biraz karışık yeşilliği salata tabağına yerleştirmeli. Üzerine dilimlenmiş portakal ve pancar, az keçi peyniri veya beyaz peynir ve ceviz parçaları. Üzerine, zeytinyağ, portakal ve limon suyu, az hardal, tuz ve karabiberle hazırlanmış salata sosunu dökmeli. Nar ekşisi de yakışır.Fırınlanmış pancar üzerine sarımsaklı yoğurt da pek güzel olur. Pişmiş buğdayla karıştırılıp, değişik bir soğuk yemek yapılabilinir. Bulgur pilavına katılabilinir. Patates salatasına karıştırılırsa, safir rengi gibi nefis bir renk katar. Belli ki, bazılarımızın çişini de renklendirmekten geri kalmıyor ama sofradaki rengi bir başka harika!

Afiyet şeker!

→ No CommentsTags: Turkish Journal

Genetik Değişime Uğramış Yiyecekler Konusu

March 23rd, 2011 · No Comments

Doğru görünse bile kendi araştırmamı yapmadan bir söylemin peşine takılmaktan çekinen bir insan olduğumdan, basında çıkan korku filmlerini aratmayacak cinsten başlıklara kapılmadan önce, bu genetik işi nedir, bir öğreneyim dedim. Cahil insanı korkuyla manipüle etmek kolaydır. Sadece tek oluktan akan suyu dinlerseniz, gemlerinizi vermiş sayılırsınız. Sonra nereye çekerlerse oraya. Hatta bazen birşeylere karşı dururken bile, yanlış değil, doğru sebeplerle karşı durmak gerekir düşüncesindeyim. O yüzden bir süre fikrimi ortaya dökmektense sesimi kesip, birçok oluktan akan suları dinleyeyim de bilgileneyim istedim. Öğrendiklerimi okuyucularımla paylaşmak isterim.

Genetik değişime uğramış yiyecekler, genetik değişime uğratılmış organizmalardan yapılıyorlar. Genetik değişimde, diğer yöntemlerdeki gibi radyasyon kullanılmıyor. DNA’lar manipüle ediliyor. İstenen özellikleri taşıyan DNA bir organizmadan alınıp, diğerine taşınıyor. Soğuğa, kuraklığa, böceklere daha dayanıklı, daha büyük, göze daha güzel görünür cins DNA’lar en makbul DNA’lar. Özellikle kuraklığa daha dayanıklı, daha güçlü genetik özelliklerin, dünyada giderek artan açlık problemine deva olması ümit ediliyor.

O zaman problem nedir?  Milyonlarca insan açlıktan kırılıyorken, neden daha güçlü buğday, mısır, soyaya karşı çıkılıyor? İşte orada görünmeyen, bilinmeyen bir canavarla boğuştuğumuz sanılmamalı ve bilgilenmeli. Bu yiyeceklerin, halkın zannettiği gibi çocuklarımıza zeka geriliği, üç gözlülük, beş bacaklılık vereceği yok. Problemler çok daha farklı. Birincisi ekolojik problem. Dünyanın bütün buğdayları aynı çeşit olursa, bir şekilde süper buğday diyelim, bu buğdaya bir hastalık gelse, dünya daha büyük zarar görmez mi? Pazarda farkına varmışsınızdır, bir domatesin çeşidi ne kadar azaldı! Benim çocukken gördüğüm en az üç çeşit çilek bir çeşide düştü. Sadece ekim değil, bu süper tohumların polenleri başka tarlalara uçtuğu zaman, diğer çeşitleri de değiştiriyor, ve genetik olarak değişime uğramamış tohumlar da bir süre sonra süperleşiyorlar. Doğayı durdurmak mümkün değil. Tarlaların üstünü mü kapayacağız? Üstelik, bu tohumları kullananların ödediği bir ücret var. Komşu tarladan çıkan, süper tohumlardan dolayı bozulmaya uğramış tohumlardan ücret talep edebiliyorlar. Bu çılgınlık yasal. Yani hem komşu tarlanın “organik” tohumunu bozuyor, hem de üstüne para istiyorlar. Dünyanın bazı bölgelerinde, “organik” sanılan tohumlar, %83 oranında süper tohum DNA’sı kapmış durumdalar.

Süper tohumlar, süper hastalıklar getiriyorlar. Nasıl başa çıkacağımızı bilmediğimiz böcekler, yapraklarda bozulmalar, vesaire.

Süper tohumlar, patentli. Üstte de yazdığım gibi, tarlasını süper tohumla eken, ona göre fiyatını da ödüyor. Ancak düşününüz ki, örneğin gelirini mısırdan sağlayan bir ülke var. Zengin değil, ucu ucuna yaşayan üreticileriyle, fakir veya orta direk bir ülke. Başka bir ülke, daha zengin, çiftçisi süper tohum alıp, diğerine göre bire bin daha fazla hasat yapıyor. Bitkileri dayanıklı, güçlü. İri. Güzel. Bu tohumlar birkaç firmanın kontrolü altındadır. Yani fiyatı birkaç şirket kararlaştırıyor. Genetik değişime uğramış mahsul, dünyada tabii ki daha çok alıcı bulacak. O zaman “organik” mahsul üreten o diğer ülkenin hali nicedir? Bu şirketler ülkelerin ekonomik hayatını ellerinde tutuyorlar.

Genetik yiyeceklere karşı olan bazı biliminsanları, açlık probleminin kaynağının az yiyecek değil, kötü politika ve hükümetler olduğunu söylüyorlar. Ancak bu aktivistlerin görüşleri son zamanlarda değişti. Nükleer enerji gibi, genetik olarak değişime uğramış yiyecekler çok da istenen birşey değil ama dünyanın gerçekleri, kontrol edilemeyen nüfus ve küresel ısınma bunları zorunlu kılıyor.

Bu konuya burada bir virgül koyalım ve gelecek ay devam edelim. Gördüğünüz gibi, konu çok daha farklı ve eğer bu yiyeceklere karşı çıkacaksak, bilinçsiz ve bilgisizce değil, bilgiyle silahlanmış olarak karşı çıkmalıyız. Yoksa bilimden anlamayan, kolayca korkutulan bir avuç insan olmaktan öteye gidemeyeceğiz. Bu yiyeceklere karşı çıkarken, Türkiye’nin ekonomik geleceğinden de bahsedebilmeliyiz. Yoksa, hayatımıza yön veren politikacıların, aman çocuğum acaip şey yemesin feveranlarımıza kulak vereceklerini sanmam.

→ No CommentsTags: Lezzet/ Peynir Gemisi

Osmanlı Yemeklerinden Anladığımız

March 23rd, 2011 · No Comments

Ben kebap furyasında büyüdüm. Köfteci ve çevirme piliççi vardı birkaç tane. Ama baş aktör kebaptı. Gerisi figüran. Benden öncekiler lokantalardan bahsederlerdi. Muhallebicilerden. nohutlu pilav ve üstüne didilmiş tavuk etinden. Sonra ne olmuşsa olmuş, herşey kebap ve lahmacuna dönüşmüş. Çok da lezzetlidirler. Ama koskoca Anadolu’nun kültürünü iki yemeğe indirgedin mi, üstelik onlarca kebap çeşidinden de sadece ikisini seçtin mi, mutfak için hoş olmuyor.

Sonra sonra yöre yemekleri yapan restoranlar filizlenmeye başladı. Ev hanımlarının atılımcılık ruhuna uygun mantı evleri, gözlemeciler. Malatya pazarları. Trabzon yağları bulunmaya başladı. Ortalık bir neşelendi, renklendi! Tencere kaynatmak değilmiş meğer o kadınların evlerinde yaptıkları, basbayağı lezzetli yemeklermiş! Öyle ki restoranda yenecek kadar bir değerleri varmış! Sosyal bilimciler üzerine araştırma yapsa yeridir! Acaba kadının yerinde bir değişiklik mi oldu da, şimdiye kadar önemsiz görünen bazı maharetler önemli olmaya başladı? Yoksa bir kendi kültüründen utanma mı vardı da, ev yemekleri yerine gösterişli, etli yemekler restoranlara değer sayılıyordu? Nasılsa bizim hanım evde yapar, sokakta da onun yemekleri gibi yemek yiyip, bir de para mı vereceğiz üstüne gibisinden bir ruk hali vardı belki. Her ne ise, böyle bir değişim oldu ve çok da güzel oldu. Yaklaşık 7 sene önce çıktığım Karadeniz turunda aynı tencere yemekleri coşkusunu göremedim. Her taraf pideci. Erkekler sokakta pide, evlerinde tencere yemekleri yiyor olsalar gerek. Nefis Karadeniz yemeklerini bulmak için bayağı uğraştığımızı hatırlıyorum.

Sonra (en azından İstanbul’da diyeyim) bir basamak daha atladık ve Osmanlı yemekleri boy gösterdi. Benim birkaç çok sevdiğim ve uğramadan geçemediğim Osmanlı yemeği yapan restoran var İstanbul’da. Tarihi tarifler kullanıyorlar ve pek de güzel yapıyorlar. Ama sormak lazım: Osmanlı yemeği nedir? Osmanlı denilen şey öyle cebime girecek, ufacık tefecik bir Avrupa ülkesi değil ki! O ufacık tefecik ülkelerin bile her köyünde kendine has bir yemekler, tarifler, malzemeler var. Koskoca Osmanlı’nın hangi tebasının, hangi ulusunun, hangi toprağının yemeğinden bahsedeceğiz? Zaten bu millet biraz sözlü gelenek milletidir, biryerlere yazılmış çok bir tarif de yok. O zaman iş, saraylarda tutulan defterleri incelemeye kalıyor. Demek Osmanlı yemeklerinden bugün anladığımız ve tadabildiklerimiz, “Osmanlı” Osmanlı değil, İstanbul’da, belki padişahların zevkiyle şekillenmiş bir mutfaktır.

Yine de, buna da şükür! Fatih’in yediği ve hele de belki çok sevdiği yemeği pişirip, burun kıvıracak değilim. Aynı tadı yüzyıllar sonra yeniden yaratıp, soframızda paylaşabiliyorsak ne fevkalade!

Geçenlerde, söylemesi ayıp ancak yazması mübah, tarihi reçetelerden oluşan bir ziyafet verdik dostlara. Çoğu yabancı, ancak içlerindeki birkaç Türk de hiç tatmadıkları tatlarla tanışmış oldular. Sunduğum yemeklerden birinin tarifini buraya yazacağım. Bazı başka Osmanlı yemeği tarifleri içlerindeki ballar, bademler, gülsuları ile biraz çekindirici olabilirler. Yine Türkler’in tutucu damak tatlarından bahsetmeyeyim, okuyucuya da sıkıntı basmasın. (Yine de yazmadan duramayacağım; Ah be ciğerparem, dolmada kuş üzümünü yersin ama kendi kültürünün tarihinde kalmış ballı tavuğuna surat ekşitirsin, oldu mu?) Ancak bu tarif, hemen herkesi kolayca “kaldırabileceği” bir tarif. Ama çok da lezzetli bir tarif.

Mu’amiyye (15. Yüzyıl)- Yerasimos’un Sultan Sofraları kitabından

500 gr koyun budu et, kuşbaşı 4 çorba kaşığı nebati yağ 400 gr haşlanmış nohut 3 kuru soğan 2 veya 3 limon 125 gr yogurt 250 gr kıyma 1 demet maydanoz 500 gr ıspanak 100 gr pirinç Kuru nane Tuz Herbirinden 1 ½ kahve kaşığı tarçın, kimyon ve karabiber (Ben 1 adet yumurta kullandım.)

Kuşbaşı etleri yağda kızarıncaya kadar sote etmeli. Az su ve bütün soğanları katarak pişirmeli. Kıymayı baharatların birazıyla yoğurmalı. (Ben kıymaya dağılmasın diye bir yumurta kattım.) Kuşbaşı etler pişince, soğanları çıkarmalı. Yoğurt ve limonu tencereye katmalı. Köfteleri, pirinci, maydanozu, ıspanağı ve naneyi eklemeli. Pirinç pişince nohutu da ekleyip biraz pişirmeli. Kalan baharatları katıp, karıştırıp servis yapmalı. Oldukça koyu bir çorba, yahni kıvamında olacak.

Afiyet şeker!

→ No CommentsTags: Turkish Journal

Kısa Hikâyeler – Başkalarından

February 3rd, 2011 · 1 Comment

Dandik bir kasabada doğmuşum. Hayattan ilk tekmeyi, dibe vurduğumda yedim. İnsan itile kakıla sopa yemiş köpeğe dönünce hayatının yarısını yaralarını gizlemeye çalışmakla geçiriyor.

Kasabada biraz birşeylere karıştık, ceza olsun diye elimize silah tutuşturup yaban elde savaşa yolladılar. Düşmanı öldürelim diye. Dönüşte rafineride iş aradım. “Benim elimde olan birşey olsa hemen alırdım seni işe ama…” dedi adam.

Muharip Gaziler Derneği’ne gittim. “Oğlum, anlamıyorsun,” dediler.

Düşmana karşı omuz omuza savaştığımız bir silah arkadaşım vardı. O öldü kaldı oralarda, öbürleri hala savaşıyorlar. O taraflardan bir kıza aşık olmuştu da bana kızın kollarında çektirdiği bir fotoğrafını yollamıştı.

İçeride, mahpushanenin gölgesinde, dışarıda, rafinerinin ışıkları altında 10 yıldır yanmışım ben. Kaçacak yerim yok, gidecek yerim yok…

Türkiye’de doğmuşum ben. Yoklara karışmışım ben.  Türkiye’de doğmuşum ben.

……….

Bu sabah, sen kapımı çaldığında dedim ki: “Hoşgelmişsin Şeytan. Yola çıkma zamanıdır.” Ben ve Şeytan yanyana yola çıktık. Benim karıyı bir temiz dövmeye. Ta ki doyana kadar.

Karı dedi: “ Neden aldatmayacak mışım? Oh canıma değsin. Kara toprağın derinliklerinde saklanan o şeytani ruhun işi olmalı! İstersen beni öldür, cesedimi yol kenarına göm. Ben öldükten sonra nereye gömüldüğüm umurumda bile değil! Ruhum da oradan bir Kamil Koç’a atlar, yoluna gider. ”

………..

“O şey” gökyüzünden düşüverdi. Karamanlar’ın biraz ötesine. Mehmet Emmi traktöründen düşeyazdı. Gözlerine inanamadı! Yerde sırtüstü aha öldüm ben diye düşünüp tir tir titredi. Sonra avaz avaz bağıra çığrına köye kadar koştu: “Gökyüzünden bişey düştüüüü!!!!”

Kalabalık toplaştı. Bilimadamları bataklık gazıdır dediler. Biri çıkıp Mars’tan gelmiştir, vergilerini arttıralım diye bağrındı. Diyanet İşleri “Kıyamet Günü,” dedi. Hollywoodçular filmini yapmak istedi. Köşeyazarının biri Ergenekon’un işidir diye tutturdu. Her taraftan gazeteciler akın akın geldiler. Emmim Mehmet şöhret oldu. Kanallar, seni tartışma programlarına yıldız yapacağız dediler. Cumhurbaşkanlığı Köşkü “o şeyi bizim salona alalım” istedi. Ermeni Patriği “o şey bizimdir ama,” diye söylendi. “Yoook öyle şey,” diye cevap verdi Emmim. Bu şey benimdir ama 12 milyon papel basana satarım.

“O şey” gökyüzünden düşüverdi. Karamanlar’ın biraz ötesine. Mehmet Emmi traktöründen düşeyazdı. Gözlerine inanamadı! Yerde sırtüstü aha öldüm ben diye düşünüp tir tir titredi. Sonra avaz avaz bağıra çığrına köye kadar koştu: “Gökyüzünden birşey düştüüüü!!!!”

…………….

Geçen gün oğlum doğdu. Normal, sağlıklı. Ama kaçırmamam gereken uçaklar, ödemem gereken  faturalar vardı. Ben uzaktayken yürümeyi öğrendi. Daha ne olduğunu anlamadan konuşmayı söktü. Büyürken hep “Babacığım, büyüyünce senin gibi olacağım,” deyip durdu.

Kedicik beşiğinde, gümüş kaşık.

Oğlan üzgün, babası Ay Dede’de, yazık.

“Babacık, eve ne zaman geleceksin?”

Ninni.

Bilmiyorum ama en kısa zamanda, oğul. O zaman o kadar çok eğleneceğiz ki seninle!

Geçen gün oğlum 10 yaşını bitirdi. “Bana top aldığın için teşekkür ederim,” dedi. “Gel babacığım, oynayalım! Bana nasıl atılır, öğretir misin?”

Yok, dedim, şimdi olmaz. Yapacak o kadar çok işim var ki!

“Pek, babacığım, dedi. Gözleri ışıl ışıl.

Geçen gün üniversiteden döndü benim oğlan. Erkek olmuş, maşaallah! “Seninle gurur duyuyorum oğlum,” dedim. “Gel otur yamacıma, sohbet edelim.”

“Arabayı ödünç alabilir miyim diye soracaktım,” dedi. Gözleri ışıl ışıl. “Sonra görüşürüz.”

Büyürken hep “Babacığım, büyüyünce senin gibi olacağım,” deyip durdu.

Kedicik beşiğinde, gümüş kaşık.

Oğlan üzgün, babası Ay Dede’de, yazık.

“Oğulcuk, eve ne zaman geleceksin?”

Ninni.

Bilmiyorum ama en kısa zamanda, baba. O zaman o kadar çok eğleneceğiz ki seninle!

Ben emekli olalı çok uzun zaman oluyor. Oğlan uzaklarda biryere taşındı. Geçenlerde aradım. “Seni çok göresim geldi be oğul,” dedim. “Ben de seni çok seviyorum babacığım,” dedi. Sesi ışıl ışıl. “Görüşmeyi ben de çok isterim! Ama biliyorsun, şu yeni işim çok zorlu. Çocuklar da grip. Seninle konuştuğuma çok sevindim!”

Telefonu kapatırken anladım ki, büyüyünce aynen benim gibi olmuş. Oğlum büyüyünce aynı ben olmuş.

Büyürken hep “Babacığım, büyüyünce senin gibi olacağım,” deyip durdu.

Kedicik beşiğinde, gümüş kaşık.

Oğlan üzgün, babası Ay Dede’de, yazık.

“Oğulcuk, eve ne zaman geleceksin?”

Ninni.

Bilmiyorum ama en kısa zamanda, baba. O zaman o kadar çok eğleneceğiz ki seninle!

………….

Okuyucuya hainlik ettim. Yukarıdaki kısa öykülerin aslında şarkı sözleri olduğunu baştan yazmadım. Ola ki okuyucunun rock müziğe veya edebi değer olarak şarkı sözüne ve hatta belki de Amerikan kültürüne bir tiksintisi vardır da, okuduklarını bakirane sindirmekte zorluk çeker diye. Okuyucuya şarkının- öykülerin?- millet ve dil ve din ve hatta kültür demeden dokunaklığını hissettirmek için oldukça geniş bir çeviri yaptım. Çeviriden çok uyarmala!

İlk hikayedeki asker bir Türk genci olabilir mi? Kürt olabilir mi? Neden olmasın? İkinci hikayedeki kadın, kendisini öldüresiye döven sevgilisine böyle babalanabildiğine göre, feleğin çemberinden geçmiş olmalı. Belki de canına tak etmiştir adamın kıskançlığı. Ölümü de göze almıştır. Varoşlarda sırtımızı döndüğümüz kadıncıklardan olmasın? Belki de üniversite sıralarında mürekkep yalamıştır. Hayat bu, hiç belli olmaz. Üçüncü hikayenin kahramanı modern bir fenomen. Kişiler bizim medya budalası, herşeyi sahiplenen, herkesi suçlayan, hemen havaya giren  milletimize ne de çok benziyorlar! Hikayenin sonunu öğrenemiyoruz. Ama çok da mühim değil. Komedi ortada. Sonuncusu hayat gailesine düşen babanın, büyüyünce aynı kendisi gibi olan oğluna ağıdı. Belki çocuklarımızın aynı bize benzemesinde o kadar da övünülecek birşey yok. Türk’ün de başına gelebilir, Amerikalı’nın da, Çinli’nin de, İspanyol’un da.

Büyük bir söyleyişden esinlenerek: Edebiyat nerede olursa olsun gitmeli. Daha da ileriye gitsem mi? “Gel, gel, yine de gel! Rockçı olsan da, rapçi olsan da, arabeskde yoğrulsan da, türküyle kaynasan da gel! Edebiyat çeşmesinden içmeye.” Bazen en dokunaklı öyküler, en kısa, bası yüklü, baterisi bol, çığlık çığlık şarkıların içine gizlenmiş oluyor. Hele hele benim gibi bir öykü uğruna olmadık yerlere giden, olmayacak kimselere başvuran bir kısa öykü hastası için ne nadide define sandıkları o şarkılar!

1-    Born In The USA- Bruce Springsteen

2-    Me And The Devil- Robert Johnson

3-     It Came Out Of The Sky- Creedence Clearwater Revival

4-    Cat’s In The Cradle- Harry Chapin

→ 1 CommentTags: "Yitik Ülke" Dergi