Elif Savas Felsen – Yazilar

Elif Savas Felsen – Yazilar header image 2

Pişmiş Tavuğun Başına Gelenler:

April 23rd, 2008 · No Comments

Bir zamanlar, çok çalışkan, sebatkar, birbirine bağlı bir aile varmış. Bu aile, Beyrutlu Ermeni bir aileymiş. Ailenin direği anne, tavuk çevirmenin yanına en nefisinden bir sarımsaklı sos yaparmış ki, bir yiyen bir daha unutmaz, yine yemek için dağları devirir, bu ailenin açtığı ufak restorana koşarmış. Restoran dediğim de, Beyrut’un bir kenar mahallesinde, sadece paket servisi yapan, masasız, sandalyesiz, mutfağı mini minnacık, üst katında ailenin yaşadığı bir köşecik.

Bu sosun içinde ne varmış? Benim dilimden anladığım kadarıyla herhalde bolca sarımsak, biraz kuru ekmek ve bolca sirkeyle zeytinyağ. Ama sırmış bu sosun tarifi. Sundukları  humus da sırmış.

Neyse Efendim, bir gün bu ailenin tek oğlu ki pek gösterişli, asi, hafif şımarik, oldukça maço ama annesine aşırı düşkün bir genç adam, aileyi Amerika’ya, Los Angeles’a taşınmaya ikna etmiş. Ailecek taşınmışlar da, anneyle baba, restoranla uğraşmaktan yorgun düşmüşler, Amerika’da daha kolay bir hayat istemişler kendilerine. Oğlan restoran işini biliyoruz diye tutturmuş ama ebeveynler kuru temizleme açalım diye diretmişler. Ama tutturamamışlar. Sonunda oğlanın isteği olmuş ve Zankou Chicken doğmuş.

 

Zankou Chicken, Los Angeles’da çok tutmuş. Kapılarında sıralar oluşmuş. Aile zenginleşmiş, serpilmiş. Anne hala önlüğü belinde, sos yapıyormuş. Ama şanssızlık bu ya, işlerin tamamını yüklenen oğlan beyin kanserine yakalanmış! Öldükten sonra restoran kendi oğullarına kalsın istemiş. Annesi torunları pek beğenmiyormuş. Sorumsuz çocuklarmış hepsi. O, kızına da birşeyler kalsın istemiş. Ailenin arası açılmış. Oğlan kanserden ölmek üzereyken, günlerden bir gün en şık takımını giymiş, karısına ben bir anneme uğrayacağım demiş.  Sonradan karısı haber almış ki, annesinin bir tanesi, ayaklarını yıkayan oğul, hem anasını, hem kızkardeşini, hem de kendisini vurup öldürmüş.

 

Zankou Chicken hala var. California’da bir zincir restoran. Bu anlattıklarım birkaç sene önce oldu. Restoranların sorumluluğunu, oğulun karısı yüklendi. Kendi 4 oğluyla birlikte. Sosun tadı eskisi gibi mi, değil mi, bilemeyeceğim. Anne yaşadığında hiç tatmamıştım. Hayat herşeye rağmen devam ediyor derler, tavuklar da herşeye rağmen pişiyor demek ki.

 

Sahne Tozu: Sahne tozunda bu sefer çocuk oyunları var! Geçen ay iki çocuk oyununa gittim: Cinderella ve Rumpelstilskin. Los Angeles, dışarıdan hiç belli etmiyor ama aile dostu bir şehir. Her adımda bir çocuk tiyatrosu, sergiler, müzeler, senfoni orkestraları çocuklar için etkinlikler düzenliyorlar. Zaten hava hep bahar ve yaz. Kilometrelerce uzunlukta kumsallarda çocuk parkları, gayet temiz, bakımlı, çocuk çığlıklarıyla sevinç dolu. Çocuk tiyatroları ufacık odalardan, kocaman sahnelere kadar boy boy. Kiminin bütçesi karton kağıt üstüne şato çizmeye ancak yetiyor, kimininki Broadway tiyatrosundan farksız. Oyuncular da, doğal olarak, Hollywood’a atlamaya çalışan, atlamış da başaramamış ya da ikisini birarada yürüten, tiyatro sevdalısı, paraya aç, tok, zengin, fakir, yetenekli, bir felaket… Çeşit çeşit. Çocuklar her yaştan, kızlar prenses elbiseleriyle, oğlanlar kraliyet taçlarıyla, bıcır bıcır, kımıl kımıl. Oyunlarda mutlaka müzik, şarkı var. Oyunun bir yerinde veya pekçok yerinde ufak seyircilerden gönüllüleri sahneye almak var. Oyunun sonunda, Shakespeare seyretmenin doygunluğu ve hazzını almak imkansız tabii ama suratınızda silmesi zor bir gülümsemeyle ayrılmak kesin.

 

Bu restoranda yemeli: Şimdi size, ne adını, ne de adresini bildiğim bir restoran önereceğim! Genellikle haftada iki kere yeni restoran avına çıkıyorum. Hayat kısa, restoran bol. Öylesine bir restorana girmek işime gelmiyor, gitmeden önce blogları, restoran eleştirmenlerini iyice bir yokluyorum. Gözüme kestirdiklerimi listeme alıyorum, arabama koyuyorum. Basit bir liste sanılmaya! Her restoran cinsine, ülkesine, adresine göre kayıtlı listemde. Yani canım Endonezya yemeği istedi mi, şıp diye bulabilirim. Ya da bir semte gitmişim, karnım acıkmış, listemde o semtte neler varmış, gorebilirim. Evet, Okuyucularım, beni takip edenler yemeğe karşı hastalık derecesinde düşkünlüğüm olduğunu da bilirler. Ama o ayrı konu.

Bu sefer, dışarıdan rengarenk görünen bir El Salvador restoranının önünden geçerken, ya Allah, içeriye giriverdim. Bütün gözler bana döndü. İçeride beyaz ırktan tek kişi benim. Buna alışığım ben. Genellikle restoranın iyi ve orijinal olduğuna işaret. Yiyecekleri Tarzanca açıkladı sempatik garson kız, ben de ısmarladım birşeyler. Ve hepsi birbirinden nefisti! Araştırma alışkanlığımdan vazgeçecek değilim ama öylesine daldığım bir restoranda iyi birşeyler yemek de güzel bir sürprizdi.

Tags: Elele/ Los Angeles'dan Mektuplar

0 responses so far ↓

  • There are no comments yet...Kick things off by filling out the form below.

Leave a Comment