Elif Savas Felsen – Yazilar

Elif Savas Felsen – Yazilar header image 2

Politik Şehir:

August 1st, 2004 · No Comments


New York Metrosu tuhaf bir eşitlik duygusu verir insana. Yazın idrar kokusunu diğerleriyle birlikte çekersiniz. Zenci kadınla Çinli erkek aynı yorgun bakışlarla seyreder raylarda dolanan sıçanları. Aynı binada çalışan yönetici ve temizlikçi, aynı demirlere asılıp kalabalıktan ayakları yerden kesilmiş halde giderler işlerine.

 

Geçen yaz elektriklerimiz kesildiğinde hep beraber yürüdük evlerimize. Evinde soğuk bira olan şanslılar merdivenlerde komşularıyla paylaştılar yudumlarını. Savaş karşıtı gösterilerde hep beraber sürüklendik yerlerde, 11 Eylül’de birlikte ağladık binlerce hemşehrimizin iki gökdelende paramparça olmalarına. Belki bu sebeplerden dolayı bu şehri profesyonel dövüşçülere benzetiyorum. Ellerinde parlak eldivenler, yanlarında menajerleriyle ringe çıkan boksörlerden bahsetmiyorum. Benim şehrim daha çok ter kokulu jimnastikhanelerde ip atlayan, yaşı geçkin, yüzündeki yaraların kapanmasını bekleyecek zamanı olmadan kendini ringde bulan, yeni yetme boksörlerle dövüştürülüp arasıra yenilmesi tembih edilen dövüşçülere benzer. Oturun bir barda böyle bir adamla, anlatsın hikayelerini bir bir. New York da böyle, hikayesini dinlemezseniz pek argo, pek kaba.

 

Bu yaz yine sokaklardayız, yine hep beraber. Yürüyüşler, protestolar, kutlamalar yaz aylarının demirbaşı. Burası politik bir şehir; dile kolay: yüzde 24’ü Güney Amerikalı, yüzde 25’i zenci halkımızın. Biz her cinsten, her renkten ve her dilden oluşan değişik bir topluluğuz. Burası New York Cumhuriyeti. Paylaştığımız şey demokratlara oy vermemiz. Her nasılsa seçilmiş cumhuriyetçi belediye başkanımız bile öyle demokrat ki, cumhuriyetçiler kendilerinden saymıyorlar. Böyle bir şehri cumhuriyetçi Bush yönetimi altına sokun, sonra da görün başımıza neler gelir!

 

Katılabildiğim gösterilerin en çarpıcı olanlarından gözlemlerimi sizlere aktarmak isterim:

 

Sezonu Hare Krişnacı Hindular’la açtık. İstedikleri çok birşey değil: barış, sevgi, maddiyattan özgürlük, bir de arada birkaç etoburu vejeteryan edebilirlerse ne mutlu! Rengarenk kıyafetleri, yumuşacık sesleri, kazılı kafalarıyla Hare Krişnalar, Hindu dininin 1960’larda Amerika’da ünlü ve ünlü olmayan binlerce insana çok çekici gelmiş bir kolu. Şimdi savaş zamanı, durumdan faydalanıp eski popülerliklerine kavuşmaya çalıştıklarını zannediyorum. Ama zaman farklı, Bush’un karşısında “savaşma, seviş” diye fır fır dönmemizin bir faydası olmaz herhalde… Boynumu bükerek başka bir parka, başka bir gösteriye gidiyorum.

 

Adamın biri Bush’un boy resmini insan boyu hava yastığına basmıs, herkes hıncını çıkarsın diye bir meydana bırakmış. Ben de çeşit çeşit insanla sıraya giriyorum. Önümde bel yağları daracık şörtlerinden diş macunu gibi fırlamış birkaç genç kız hararetle hep bugünü beklediklerini anlatıyorlar. Sırası gelen bir adam öyle bir yumruk savuruyor ki Kukla Bush’a, yastık öbür kaldırıma uçuyor! Geri getiriyorlar toz içindeki başkanı. Bir kadın alıyor eline çantasını, hırsız pataklar gibi pataklıyor kuklayı, bir yandan da “Belanı buuul! Defooool!” diye bağırıyor. Kadının sağlığı için endişe duyuyorum, tansiyonu fırladı sanırım. En çok alkışı ben alıyorum. Karnımın burnumda olmasının etkisi var sanırım. Hamile bir kadının Bush’un resmine yumruğu çakmasından daha enteresan ne olabilir ki?

 

Gey Gurur Yürüyüşü’ne katılıyorum en son olarak. Ben artı birbuçukmilyon New Yorklu. Geylere evlenme hakkı verilsin diye haykırıyoruz. Geylere sosyal haklar verilsin diye haykırıyoruz. Bir de nasıl olduysa, “yöneticiler, defolun!” diye haykırıyoruz. Haksızlıklar, savaş, işsizlik, homofobi biraraya geliyor, Amerikan Başkanı’nın yüzünde hayata geliyor. Geyler ve heterolar göğüslerinde Bush’un suratının bir eşeğin kıçına resmedildiği düğmeler taşıyorlar. Ben de bir tane alıp göbeğime takıyorum. Bebeğim doğduğunda bu adamın başımızda olmamasını dileyerek…

 

New Yorkça: Şımak (Shmuck): Sözlük anlamı tam olarak erkeklik organına isabet eden Yidişçe bu kelime, New York’un sokak diline derinine girmiş durumda. Yidişçe, Aşkenazi Yahudileri’nin kullandığı dil. Alman gramerine ve kelime dağarcığına bolca İbranice, biraz Aramaik, bir tutam Slav dillerinden serpin, alın size Yidiş. New York’taki Yahudi nüfusunun da kalabalıklığı gözönüne alınırsa, Koreli bir New Yorklu’nun dahi shmuck dediniz mi ne anlatmak istediğinizi şıp diye anlamasına şaşırmamalı. Tabii her argo sözcük gibi, bu sözcük de esas anlamından uzaklaşmış durumda. Bir adama shmuck derseniz gözünüze yumruğu cinsel organıyla alay ettiğiniz için yemezsiniz. Adam, kendisine salak veya ahmak gibi birşey dediğiniz için alınır da atar yumruğu. Bence en iyi çevirisi “hıyar”a denk düşüyor ki, her nasılsa iki kelimenin kökleri birbirine çok benzeşiyor!

 

Seçmece Sanat: Metropolitan Operası sokaklara döküldü. Central Park, Madam Butterfly ve Nabucco operalarını sergileyen topluluğa ev sahipliği ediyor. Eğer havlunuzu koyacak bir avuç çim için iki saat dolanmaya üşenmiyorsanız ve esas arzunuz sahneyi görmek değil, uzaktan kulağınıza çalınan müzik eşliğinde içinde sivrisinek yüzen şarabınızı yudumlamaksa, bu konserler tam size göre.

 

Sahne Tozu: Bir sanatçının sahnede çöküşüne şahit olmak zor şey. İlk oyunuyla eleştirmenlerin sevgilisi haline gelen yazar Richard Greenberg’in Violet Hour adlı yeni eseri,  çok zarif, kadife perdeli, localı, mücevher kutusu bir tiyatro olan Biltmore’da sahnelenmeye başladığından beri başından uğursuzluk bulutları eksik olmuyor. Daha açılış yapılmadan bir oyuncu ve bir yönetmen oyunu terketti. Sonra sponsor problemleri ertelemelere sebep oldu. En son rezalet benim de bulunduğum bir seyirci topluluğunun önünde meydana geldi. İlk birkaç dakika, oyunun baş aktrislerinden biri olan Jasmine Guy, bizi tuhaf karakterizasyonuyla şaşırttı. Çok geçmedi ki isimleri, sözleri, nerede duracağını unutmaya başladı. Bu temsil, televizyonun ünlü aktrislerinden biri olan Guy’in son temsili oldu. Aktrisi derhal oyundan attılar ama oyunun gelecegi Guy ile veya Guy’sız da pek parlak görünmüyor. Şimdiden oyunun sona erdirileceği dedikoduları Broadway’i sarmış durumda. Diğer bir dedikoduya göre, Guy kullandığı hapların kurbanı olmuş.

 

Bu restoranda yemeli: Bu sefer listede en sevdiğim şekercilerden biri var: Elk Candy Company. 1933’ten beri açık olan dükkanda viski, frambuaz, yeşil çay, kahve ve daha bir sürü tadlarla dolu çikolata trufflelar (trafıl) isteyene taneyle de satılıyor. Canınız çikolata değil de marzipan (bir çeşit badem ezmesi) çekiyorsa, dişlerinizi meyve veya hayvan şekillerine sokulmuş nefis parçalara daldırabilirsiniz.

 

Ciddi ve Gayri Ciddi İstatistikler: New York’ta her yıl yaklaşık 5472 otopsi uygulanıyor.

 

Tags: New York Günlükleri

0 responses so far ↓

  • There are no comments yet...Kick things off by filling out the form below.

Leave a Comment