Elif Savas Felsen – Yazilar

Elif Savas Felsen – Yazilar header image 2

Soprano ve Ekmeği

March 17th, 2010 · No Comments

Geçen gün karanlıkta oturmuş, bir yandan köh köh öksüren, bir yandan da içi patlayacak kadar dolu, koskocaman bir sandöviçi midesine indiren çellisti kıskançlıkla süzüyorum. Elimden gelse bir kaşık suda boğacağım adamı! Değil köh köh öksürmek, gırtlağımda azıcık bir irite haline bile müsamaha edecek zamanım yok. Ne konserler, ne de seyirci mazeret bilir.

“Efenim, evde beşbuçuk yaşında, hastalık mıknatısı bir oğlum var.”

“Geçiniz.”

“Dün gece kocamla kavga ettim. Biraz fazla bağırışmışız. O yüzden o üst notalar azıcık…”

“????”

Kendimi sağlıklı tutmakla sorumluyum. Orkestra veremden ölüyor olabilir. Soprano domuz gibi sağlam olacak. Ama bu da yetmiyor. Konserden önce çok ağır şey yiyemem. Nefesim daralır. Şişkinlik yapar. Gaz yapmamalı- sahnede geğiren bir soprano düşününüz! Sarımsak olmaz. Süt gıcık yapar. Şeker sinir bozar. Makarna uyutur. Kahve zıplatır.

Yükte hafif, pahada ağır birşeyler yemeli. Enerji verecek. Ama yer tutmayacak.

Şöyle bir heeeeeyt be diye çığlığı basasım geliyor konser önceleri. Üniversitedeyken dalak yapardı annem bana. Bolca kan gırtlağımı kanlandırsın diye. Ama o zamanlar daha disiplinli bir konser tarifem vardı. Şimdi haftanın belirsiz günlerinde, bazen uzuun bir provadan sonra, olmadık saatlerde.

Açlık çekmeden ama çok da dolu hissetmeden şarkı söylemek için ciddi planlama yapmak gerekiyor. Ben konserden birbuçuk saat önce yemek işimi halletmeye çalışıyorum. Ama her zaman tutturmak mümkün değil. Çünkü bazen prova oluyor. Zaman sıkışıyor. Değişiyor. Acıkamıyorum. Ama yine de hemen hemen her zaman birbuçuk saat önce, beni tıkınınmış da patilerimi yalarken yakalamak mümkün. Bazen ton balıklı sandöviç yiyorum: Ton balığı zeka açar. O kadar zekayla sahnede ne yapacaksam??? Hem de bir kokuyor meret. Seven var, sevmeyen var. Ya da ızgara et. Ve biraz karbohidrat. Ekmek arası biftek yani. Demek bir sopranonun bulduğu proteini, karbohidrata sarıp sarmalaması gerekiyor. Olay budur. Ama artık şişman soprano modası geçti. Sahnede assolist görüntüsü vermezseniz işler kesat. En azından Amerika’da böyle. Seyirci tek koltuğa sığamıyor olabilir. Ama soprano incesinden olursa makbul artık. Eskiden seyirci ince, soprano kalın olurmuş. Demek insanoğlu kendinde olmayanı istiyor sahnede. Hem görüntü, hem de ses olarak. O yüzden ekmeğim kepekli!

Bir de sıcak çay dolu bir termosum var. Ve kırmızı kupam. Ama midemi çok dolduramam ya, azar azar, gırtlağımı sıcak tutmak için içiyorum. Utanmasam biberona koyacağım. Çünkü tam o hızla yaptığım bir iş!

Konser bitiyor. Alkış, selam. Perde. O heyecanla herkesin karnı aç. Ama benim değil! Tam tersine, sahnenin verdiği adrenalin kanımı esir almış; ne yemek yiyecek, ne sohbet edecek ne de eve gidip uyuyacak halim var. Konser sonrası kadar doyumsuz bir zaman olamaz benim için. Kafamın içinde binbir kurt: Orasını iyi yaptım mı, daha iyi nasıl olur ki?

Böylece eve gidip açıyorum bir yemek kitabı. Genellikle ekmek kitabı. Başlıyorum malzemeleri sıralamaya: Un, su, maya, tuz, şeker, bazen yağ, bazen yumurta. Bazen çekirdek. Bazen patates. Bazen peynir. Bazen ceviz. Başlıyorum yoğurmaya. Yoğur babam yoğur. Elle yoğrulan ekmeği gereğinden fazla yoğurmak mümkün değil. Bilekleriniz çıkar, yine de yoğurabilirsiniz hamuru. Tam yoğrulmuş mu? Şöyle perde gibi gerersin hamuru. Yırtılmayacak, gerilecek. Hani iç pilavı kuzu gömleğe doldurursun ya, aynen o gömlek gibi görünecek. Tamamdır. Sonra uyusun da büyüsün. Ancak işte o zaman sükunete ererim. Ertesi gün neyin provası varmış? Hiçbirşey yoksa ne pişireyim? Bunların rüyalarıyla derin derin uyurum.

U.B.B.Y.B. Ekmeği, Ulan Bunu da Beceremezsem Yuh Bana Ekmeği, ya da kısaca Ubiyubi Ekmeği için gerekli malzemeler:

3 büyükçe su bardağı dolusu un

1 1/2 doluca çay kaşığı tuz

1 1/2 su bardağı ılıkça su

1 1/2 doluca çay kaşığı toz maya

Bütün malzemeyi bir büyük tasa koymalı ve kenar köşede kuru un kalmayana kadar şöyle kabaca karıştırmalı. Aman elim, tırnağım bilmemne diyen arkadaşlar çatal bile kullanabilir. Dedik ya: yoğurmak yok. Hafifçe yağlanmış başka bir tasa almalı.

Bunun üstünü örtüp, evdeki sıcak bir köşeye koymalı ve 4 saat bekletmeli. Sonra kabaran hamura bir sağ, bir sol, bir de alttan kroşe. Küçük tırnağı elmaslı arkadaşlar çatalla saldırabilir. Aman abartmayın; yoğurmak filan yok! sadece kabartısını indiriyoruz. Yarım saat dinlenirken fırını yüksek hararete getirmeli. 450 Fahrenheit, 230 filan Celsius’a eşit. Bu arada evde sıcak kaldıracak bir tencere (demir döküm olsa muhteşem olur), payreks, seramik, emaye ve hatta toprak! Böyle bir tencereyi fırına önceden sokmalı ki iyice ısınsın.

Yarım saat sonunda fırını dikkatle açmalı, kızgın tencerenin içini yağlanmış bir peçeteyle çok çabukça silivermeli. İstenirse bu noktada bir avuç kadar mısır unu tencerenin dibine dökülebilinir. Ekmeğin altı daha da bir çıtır olur. Ama mısır unu olmasa da çıtır oluyor. Yine çabucak, hamur tencereye atılır, kapağı örtülür ve yarım saat pişirilir.

Yarım saat sonra kapak alınır, ekmek kızarana kadar bir 20 dakika (benimki daha çabuk oldu) pişirilir. fırından alınır. Altına tık tık vurulur. Dolu değil, tahtaya vurmuş gibi boş bir ses geldiyse bu iş bitmiştir. İyice soğuyuncaya kadar beklenmeye çalışılır.

Afiyet, şeker!

22/02/10 14:32


Tags: Lezzet/ Peynir Gemisi · Turkish Journal

0 responses so far ↓

  • There are no comments yet...Kick things off by filling out the form below.

Leave a Comment