Elif Savas Felsen – Yazilar

Elif Savas Felsen – Yazilar header image 2

Yerin Altında 370 Fersah

October 1st, 2004 · No Comments


“Çoook sıcak… Bu ne yahu? Cehenneme inmişiz gibi!”

“Öyle sayılır, yerin iki kat altındayız. Bak, kaybetme beni. Kağıt hala çantanda, değil mi?”

“Evet, evet. Ay, burası resmen çiş kokuyo!”

“Alışırsın.”

“Bu ses de ne? Olacağı buydu: cehennem zebanileri başımda davul gümbürdetiyorlar. Ay, ben galiba halüsinasyonlara kapılıyorum, keşke hapımı alsaydım yanıma…”

“Yok yahu! Bir iki break dansçı gösteri yapıyor olmalı. Gel, bir bakalım.”

“Aman istemez! Bayılacağım burada. Kırk derecede gavur eziyeti!……. Aaaaaa, ne güzel dansediyo çocuklar ayol! Şu ince olanı da pek yakışıklı. Fotoğrafını çektin mi? Oğlum, bu sıcakta terinizi çekecek havlunuz yok mu?”

“Hadi, ver  adamlara bir çeyrek de yolumuza gidelim.”

“Bu millet hiç gün yüzü görmeden böyle mağaralarda mı geçiriyor hayatını?”

“Eh, dile kolay: 370 kilometre.”

“Biz de yarısını yürümüşüzdür deminden beri. Amaaaaan, sıçaaaan!”

“Alışırsın.”

“Pis suların içinde çöpler yüzüyor, çiş kokusundan kusacağım, her yer sıçanlarla kıvıl kıvıl! Nereye getirdin beni yahu!”

“Sarı çizgiyi geçme. İki yıl önce bir akıl hastası genç bir kadını itivermişti.”

“Eeeee?”

“Parcalandı tabii kadıncağız.”

“Özellikle korkutmak için söylüyorsun bunları…”

“Çabuk ol! Sıkışacaksın araya!”

“Amanııııın! Çok soğuk! İçime işledi. Bak, bak, kollarım tavuk kıçına döndü. Bu millet buralarda nasıl zatürreye yakalanmıyor? Aaaa! Herife bak! Kendinden geçmiş, çükü pantalonundan fırlamış, ağzından salyalar akıyo! Galiba üstünde de pireler oynaşıyor…”

“Dik dik bakıp durma, evsiz, zavallının biri.”

“Ah, bunun da bir yerlerde kardeşi, anası filan vardır, di mi? Bu kadar kalabalıkta kimsenin umrunda değil mi? Vah, vah…”

“Alışırsın.”

“Bu kadın ne diyor bana Allah aşkına?”

“Başka tarafa bak, görmezden gel. Dini vaaz veriyor.”

“Ama ne diyor?”

“Kurtarıcımız gelecek, herşeyi düzeltecek. Sen de bize katıl, cennette yerini ayırt filan… Bak bir yılda sırf buradan 35 milyon kere geçiş yapılıyormuş…”

” Aaaa, doğru söyledin kardeş. Ama böyle avaz avaz, hakaret eder gibi bağırılır mı insana?”

“Ne diyorsun?”

“Vaiz hanıma diyorum: böyle adam döver gibi can hıraş bağırırsa kim katılır ona? Cennete davet bile olsa, insanın bir gururu, haysiyeti var yani. Zorla olmaz ki! Bence bir doktora görünse iyi olur. Belki sakinleştirici birşeyler verirler kadıncağıza. Tabii böyle yer altında kolay değil yani. Keşke hapımı alsaydım yanıma, gösterirdik…”

“Sen merak etme, tıp fakültesinde hap dersi verir bu kadın.”

“Nasıl yani?…. Aaaaa… Şu çocukların ceketlerindeki işlere bak! Şapkaları da pek havalı. Ay, ne güzel de gitar çalıyorlar!”

“Bunlar Meksikalı, mariachi (mariaçi) deniyor.”

“Valla, bizde olsa en lüks gece klubünde konser verir, zengin olurlar! Först klas yani! Pek içli…“

“Bak kaybetme beni diyorum!”

“Ne güzel serin serin oturuyorduk işte… Yine cehennem gibi oldu ortalık! Şu asansöre binsek?”

“60 tane asansör varmış toplam. Hepsi de çalışıyor tıkır tıkır. Ama ben merdivenleri tercih edi….”

“Aaaa, doğrusu gün yüzü gördüğüme şükrediyorum ama aşağısı hakikaten bir başka dünya yani, itiraf etmek lazım. Böyle, dünyanın sonu gelmiş de insanlar yer altında hayat kurmuş gibi. Bu arada bir de dans gösterisiyle konser seyrettik. Hem de o kadar yolu 2 Dolar’a 20 dakikada katettik. Dönüşte de metroyla gidelim e mi?”

“Ben sana alışırsın demiştim…”

 

New Yorkça: Wuatsap? (What is up?) Aşağı yukarı bizdeki “N’aber”e denk düşen bu kelimeleri çok hızlı söylemek lazım. Ondan sonrasında iki ihtimal var. Bir: karşınızdaki ile avuç avuca tokalaşıp sağ omuzla diğerinin solunu birbirine değdirecek (kim önce hareket ederse), boşta kalan elle diğer omuza pat pat vuracaksınız. İki: varoşlara ait bir dili konuşmuş olmanın gururuyla karşılıklı sırıtıp sonra “eeee, şimdi n’apcaz?” diye etrafınıza bakınacaksınız. Dikkatli olmak lazım; aynı cümleler “bir durum mu var?” anlamında da kullanılıyor. Buna karşılık tek bir cevap düşünebiliyorum: “Sorry, sorry, no English! İmdaaaat!!!”

 

Seçmece Sanat: Fringe Festivali bir zamanlar hakikaten adına yakışır bir şekilde fringe idi. (Fringe: kenar, köşe. Burada daha çok “sınırlarda” anlamında.) Büyük sahnelerde yer bulamayan ne kadar deneysel, avant-garde sanat varsa bu festival sayesinde seyretmek mümkündü. İki yıldır festival fringelerini döküp, Broadwayleşmeye başladı ne yazık ki. Bu yıl bir umut diyerek iki oyun seçtim kendime festivalden. Ne büyük bir hata! Lemoine’un Pith! adlı oyunu hakkında fikir yürütmeye değmeyecek. İyi aktörler, sağlam dil ama dramatik omurgası zayıf bir oyuncuk. İkinci oyun Gürcü bir ekip tarafından sahneye koyulan, Roland Reed adlı oyun yazarının eseri: Ev Sahibi ve Ziyaretçi. Bir oyun düşünün ki oyuncuların her adımı, her sözü, her göz süzüşü maço pozdan ibaret. Her cümle, içeriği ne olursa olsun seyirciye haykırılsın. Sahne yönetmenliğinden anlaşılan Demir Perde zamanlarının en tozlu tiyatro kitaplarından çıkarılan fikirler. Senaryoda beyaz ve siyah dışında hiçbir duyguya yer olmasın. Bunun üstüne bir de cep telefonlarını kapamayı unutan, kulaklarında şıkır şıkır küpelerini ikide birde sallayan, oyunu videoya çektiği için azar işitip bu sefer de fotoğraf makinasını çıkaran bir alay kaba saba seyirci ekleyin! İlk bölümün bitmesine on dakika kala kendimi salondan zor attım!

 

Fringe’e alternatif olarak sunulan Howl! Festivali’nde şansım yaver gitti: dört gösteriden üçünü büyük bir zevkle izledim. Bir tanesini beğenmemde (Kırmızı Piç) sahneye davet edilip aktörün ağzının içine doğrudan şarkı söyletilmiş olmamın etkisi var mı? “Başkan Bush’u Kim Öldürdü?” adlı komediye duyduğum duygusal bağ da belki oyunun konusuyla yakından bağlantılıdır. Sanmam! Howl! Festivali’ nden yana gelecek yıl da ümitliyim. Daha ikinci yılında kişilik sahibi bir festival çıktı ortaya. Tabii o da popülerlik kazanıp Broadwayleştirilmezse…

Tags: New York Günlükleri

0 responses so far ↓

  • There are no comments yet...Kick things off by filling out the form below.

Leave a Comment